esenbey@live.de

2/12/2009 · Kategori: KURAN-KAVRAM

Kur'an'ı Anlamanın Önündeki En Yeni Engel: MEALCİLİK

Peygamberimizi gözardı ederek Kuran'ın Allahın muradına uygun anlaşılamayacağını ortaya koyan önemli bir yazı.

Öncelikle şunu belirtelim ki Kur'an Meali okumak başkadır, Mealcilik olarak nitelediğimiz şey başkadır, insanlar elbette ki ana dilleri (en iyi anladıkları dil) ile yazılı olanları dinleyerek veya okuyarak anlayabilir.

Bu sebeple de bütün peygamberlere Allah'ın mesajı hep o peygamberlerin ve içinden çıkarıldıkları toplumların apaçık anladıkları dilden gönderilmiştir[1]Niçin yabancı bir dilden gönderilmediğini, şu adam ne diyor bir anla­yan olsa da bize de anlatsa (41/44) diye ifadelendiren Allah, yeryüzünde gezip dolaşan melekler olsa idi biz elbette onlardan (meleklerden) birini onlara elçi gönde­rirdik (17/95) derken, diğer yandan meleklerden de on­ların arasından elçiler gönderdiğini (22/75, 35/1) buyur­maktadır.

Bu konu ile ilgili âyetlerin tümü özetle şunu anlatmaktadır ki Allah, kullarına bir yol göstermek ve onların dünyada işlerini düzene koymalarını, sonuç ola­rak da ahirette rahat etmelerini istemektedir. Bunun için hangi topluma mesaj gondermişse mutlaka o toplumun anlaşabilmek için konuştuğu dil ile konuşan, yani o topluluğun (toplumun) bir ferdini o topluma elçi olarak seçmiş ve kendisine vahyederek kaçınılmaz olarak için­de yaşadığı toplumdan başlayarak vahyi insanlara açıklaması, okuması emredilmiştir.

Bu açıklamanın ise o toplumun dilinden olması kadar gerekli ve kaçınılmaz bir şey olamaz. İşte bu sebepledir ki Kur'an, Hz. Muhammed'e kendi toplumunun konuştuğu, anlaştığı dil ile ki o dil Arapça'dır - gönderilmiştir. Yoksa Arapça'nın bir imtiyazı, bir üstünlüğü, bir farklılığı olmasından dolayı, cennette konuşulacak dil olması(!)ndan dolayı de­lil. Bu gibi sözler uydurmadır.

Bu arada şunu da belirtmekte zaruret görüyoruz ki Kur'an tercüme edilemez, meallendirilemez değildir. Asırlar boyunca tercüme edilmiş ve meallendirilmiştir.

Kimilerinin sandığı gibi tercümedeki güçlük, meallendirmedeki zorluk Arapça ile Türkçe arasındaki bir özel durumdan doğmamaktadır. Unutulmamalıdır ki hiçbir dilde yazılmış bir eser bir başka dile, orjinal dilindeki gibi ne tercüme edilebilir, ne meallendirilebilir.

Zira her dilin tarihî süreç içinde o dili konuşan toplumun coğrafyasından, iklimine, arazi yapı­sından yediklerine, yaşam biçiminden ekonomik duru­muna, yerleşik veya göçebe oluşundan dünya görüşle­rine kadar sayılması uzun sürecek birçok unsurun etkisi ile oluşmuş kelimeleri kavramları, kelime ve kavram­ların anlam farklılıkları vardır.

Zira içinde yaşanılan şart­lar kelimeler aynı da olsa bu kelimelerin kafalardaki iz­düşümü farklı bulunmaktadır. Örneğin soğuk denildiği zaman Mekke'de yaşayanların anlayacağı soğuk - Allah bilir - sıfır üzeri 15-20 derece olmalıdır. Aynı kelime bir Erzurum için veya kutuplar için çok farklı derecede bir soğukluğu anlatacaktır. Kutuplardaki soğuğu Arab'ın aklının alması bile çok güç iken, Mekke'deki sıcağı da Grönland'da yaşayan birilerinin anlaması her halde güç olmalıdır. Bu örneğimizi hemen her konuda çoğaltabil­mek mümkündür ve ne demek istediğimizi anlatmaya örneğimizi yeterli görüyoruz.

İşte bu sebepledir ki hiçbir dilden bir diğer dile tam karşılıklı tercüme yapabilmek mümkün değildir. Buna dillerin, o dili konuşan halkın diğer halklardan farklı şart­ları olmasının zarureti sebep olmaktadır. Bundan ötürü­dür ki ne Türkçe bir eseri tam anlamıyla Arapça'ya ter­cüme edebilmek, ne çingeneceyi bir başka dile tam an­lamıyla çevirebilmek mümkün değildir.

Kimilerinin san­dığı gibi Kur'an hiçbir dile tercüme edilemez değildir.Tercüme edilir ve edilmiştir de. Halen de edilmektedir. Lâkin bilinmesi gereken şey odur ki Kur'an, Allah'ın sözleridir. Fakat asla 'Rabça' bir kitap değildir. Allah'ın, kullarının düzeyinde, onların anlayabilmesi için anlaşıl­ması da kolaylaştırılmış bir kitap olarak gönderilmiştir. Zira açıktır, açıklayıcıdır.

Peygamber şari değildir. Şârî olan yalnızca Allah'tır. Fakat unutulmaması gereken bir husus vardır ki o da peygamberin bir uyarlayıcı, bir uygulayıcı olduğu hususudur, İnsanlar Allah'ın dinini gerek teorik olarak (âyetlerin aynen elçinin ağzından çıktığı gibi) gerekse pratik olarak (yaşama geçirilmesi olarak) O'nun elçile­rinden öğrenmekteyiz.

Onlar güvenilir insanlardır. Onlar da yanılırlar fakat diğer insanlardan farkları - ki bu farklılık çok önemli bir farklılıktır ve elçilerin dışında hiçbir in­sanda bu fark bulunmamaktadır - yanılgılarının, yanlış­larının kendilerine hayatta iken ve genel olarak yanlışı yapmasını takiben düzeltilmesi farkıdır. Ki bu fark, onların Kur'an teoriğinin, pratize edilmesinde hüccet teşkil etmesinin dayanağıdır. Dindeki bir hususu Allah'ın elçisi dururken, elbette ki bir başkası açıklayacak de­ğildir. Olsa olsa soru şeklinde sorabilir ve Allah'ın elçisinin konu ile ilgili olarak söyleyeceklerini dinlemek ve onlara uymak zorundadır.

Elçiler de içinde bulundukları toplumun birer ferdidirler. Bu sebeple o toplumun bazı özelliklerini taşırlar. Şayet bu özellikler kendilerine gelen vahyin özüne aykırı ise Allah elçilerindeki bu uy­mazlığı giderir ve onları düzeltir. Bununla ilgili âyetlerin bulunduğunu, bir diğer tabirle ALLAH'IN ELÇİSİNİ DÜ­ZELTTİĞİNİ biliyoruz[2].

Hiçbir elçi taşımaktan ötürü şeref duyduğu görevini kötüye kullanmak istemez ve kullanmaz. Şayet bunun tersine hareket olursa, "O ken­disinden bir söz uydurup ta sonra onu bize isnâd etse (bunu bana Allah söylüyor, vahyediyor dese) Onu (bu­nu yapan elçimizi) şah damarından yakalar ve sağ elini (bütün güç ve kuvvetini) ondan alırdık, içinizden kimse de onu elimizden alamazdı (kurtaramazdı)" (69/44-47) Allah'ın böyle bir halde ne yapacağını yine kendisi an­latmaktadır.

Şu açıkça bilinmelidir kî peygamberin uygulamaları -yeter ki Onun uygulamaları olduğundan emîn olalım - bütün müslümanları bağlar. Örneğin namazın hemen bütün erkânı Kur'an'da bulunduğu halde rekat sayısı ile ilgili bilgilerimiz peygamberimizden gelen hem lafzî, hem amelî rivayetteki tevatürdür. Aksine de hiçbir riva­yete rastlanmamıştır. Rastlansa idi bir avuç da olsa bir kısım müslüman çıkar ve o rivayete göre namaz rekat­larını belirlerdi. Böyle bir rivayete asla rastlanmamıştır. Bu sebeple namaz rekatlarının sayıları da müslümanım diyenleri bağlamaktadır. Bir hususta Allah'ın elçisinin yaptığına itibar etmeyip, hevasına (kendi anlayışına) uymanın İslamda yeri bulunmadığı bilinmelidir.

Bila istisna herkesin tevâtüren bildiği ve yapageldiği gibi Arapça'daki 'salat’ peygamber tarafından bilindiği gibi kılınmış (ikame) edilmiştir. Zaten namazın erkânı olan tüm hususlar (rekat sayıları dışında) Kur'an'da zikredilmektedir. Abdest, Istikbâl-i Kıble, Kıyam, Rüku, Secde, Kur’an'dan kolayına gelenin okunması (kıraatı)dır.


Biz düşüncemizin sağlamasında peygamberin yaptığı fakat yanıldığı, yanlış yaptığı hususlarda Allah'ın durmayıp dininin yanlış anlaşılması ve uygulanmasına engel olmak için bu yanlışı, yanılgıyı düzeltme sünne­tine dayanmaktayız. Ve bu sebeple kimilerinin söylediği gibi yolda giderken ayakta dua etmenin namaz demek olmadığından eminiz. Örtülerini omuzlarının üzerine indirsinler âyetinde baş örtüsü kelimesinin geçmemesi sebebiyle kadınların başlarının (saçlarının ve boyun­larının) açık olabileceğini ileri sürenlere omuzların üzeri­ne indirsinler ifadesinde indirmenin yukarıdan aşağıya yapılması gereken bir iş olduğunu hatırlatıyor ve omu­zun üzerindeki üst yerin de baş olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

Başka bir alternatif düşüncenin bulunamıyacağı kanısındayız. Bu sebeple mealcilerin hiç değilse bir kısmının cevahir bulmuş gibi sarıldıkları baş örtüsü­nün Kur'an'da geçmediği ve açık olunabileceği düşün­cesinin kof bir düşünce olduğu kanısındayız ve bir fahşa olarak görüyoruz bu düşünceyi...

Yine kimi mealcilerin Kur'an'a itibar edeceğiz diye 'şarabın haram edildiği’ diğer içkilerin içilebileceği kanı­sında olmalarını da en azından anlayış kısırlığı ve kendi­ni kilitlemek olarak görüyor ve değerlendiriyoruz. Böyle­si şaşkınlıkları da şu âyetle açıklıyoruz: "... (Ey Muham-med), Rabb'inden sana indirilen, onlardan çoğunun az­gınlık ve inkârını artıracaktır..." (5/68)


Dikkat edildiğinde görülen şey şudur. Meal okuyan­lar değil, mealcilik yapanlar, yani itibar edilecek şeyin yalnızca meal olduğunu söyleyerek Kur'an'a da aykırı bir tutum sahibi olanlar Allah'ın o Kitapta peygamberi için "Onda sizler için güzel bir örnek vardır" (33/21, 60/4-6) âyetini görmüyorlar mı? Kitap, yani Allah, elçisine hukukî bir deyimle atıfta bulunmaktadır. Bu atfa itibar etmemek, atıf yapana itibar etmemektir ve hukuk man­tığına, hukukun esaslarına aykırıdır.

Tevhide sarılacağız derkon, tevhidi zedeleyenler şirke girmekten korktuklarını söyleyerek bu ve benzer esaslı yanlışlara düşenleri uyarmak ve Allah'ın kitabını tepkisel olarak değil, peşin hükümsüz algılamalarını ve ona göre düşünüp, amel etmelerini tavsiye ediyoruz.

Tepkiselliğin asırlardan beri altında hadis yazan ne buldularsa hepsinin karşısında şapka çıkaran, selam duranların düştüğü esaslı yanlışın karşıtı olarak ortaya çıktığını görüyor ve aynı cinsten esaslı bir yanlışın yapıldığına inanıyoruz. Bu yanlışı yapanlara da Mealci diyoruz. Nasıl peygamberin sözü değil; peygamberin söylediği söylenen sözlerin tümünü din sananlar esaslı yanılgıda olmuşlarsa aynen onların yaptığı yanlışı tersinden yaparak esaslı yanlışlığa düşenler de mealcilerdir ve peygamberi dışlamaktadıriar. Evet kesinlikle kanaatımız odur ki peygamber bir postacı değildir.

Peygamber güncel bir deyimle "YAP-İŞLET-DEVRETÇİ"dir.
Yap, işlet, devretçi olanın görülmezlikten gelinmesi mümkün olmadığı gibi, ihmal edilmesi de mümkün oğildir. Hem aklen mümkün değildir, hem naklen. ‘Onda sizin için güzel örnek vardır’( ). Bunu mümkün görenlerin kendilerini gözden geçirmelerinde, akıllarının yerinde bulunup bulunmadığını kontrol ettirmelerinde umulaz yararlar görmekteyiz. "Kim uğraşacak o kadar hadisle" gibi bir mantığı kendilerinde gördüğümüz kimi mealcilerin kolaycılığını, asırlardan beri altında her hadis yazan sözün peygamber tarafından söylenilmiş gibi algılayıcıların kolaycılığından hiçbir farkını görmüyor ve bu taifenin de aşırı gidenlerden olduğunu açıkça belirtmekte zaruret görüyoruz. Din kolaydır ve Allah dinini kolaylaştırmıştır fakat asla ucuzlatmamıştır.

Biz bugüne değin ne kadar mealci ile tanışmış, görüşmüş ve konuşmuş isek inanınız hepsini kolaycı olarak görmüşüzdür. Hiçbir orjinaliteleri olmadığını fakat kendilerini çok şey sandıklarını görmüşüzdür.

Kur'an meali okuyunuz ama asla mealci olmayınız. Mealcilerin siyâsî açıdan kısırlığı ortak paydalarındandır. Mealcilerin kolaycılığı ve burunlarının ucunu bile görmekten acizliği, kendilerine imrenilmesini engelle­mektedir.

Bizim, yılların birikimi sonucu kanaatimiz odur ki Mealcilik, Kur'an'ı anlamanın ve hayata geçirmenin önündoki en yeni engeldir. Uzak durulmasını dileriz.


ERCÜMENT ÖZKAN ( Mealciligi savunan bir sahisin itiraflari

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

27/11/2009 · Kategori: KURAN-ARASTIRMA

“Kur’ân Okumalarında Bakış Açımı Risale-i Nur Belirliyor”


"KUR'AN Okumaları" serüveniniz nasıl başladı, sizi böyle bir yolculuğa çıkmaya sevkeden saikler nelerdi?

Kur'ân Okumaları serüvenim, bir açıdan Onbeş yaşında, bir açıdan bu tarihten Onbeş yıl sonra başladı. Hayatıma bir yol arayışı içinde Risale-i Nur'la Onbeş yaşında tanıştım ve Risale-i Nur daha Kendisiyle tanıştığımız hafta içinde beni Kur'ân'la tanıştırdı. Gerçi evvelce de Kur'ân'dan habersiz değildim, ama Kur'ân'ı okumayı öğrenmeye başlamam Risale-i Nur okumaya başladığım haftada olmuştur. Mahalle camimizin İmamı Salih Demir hocadan sadece iki hafta ders aldım. O iki haftalık ders içinde elifbâdan Kur'ân'a geçmiş, ilk beş sayfayı hocamızla birlikte okumuştum. Salih hocanın Bakara süresinin ilk beş sayfasının âyetlerini okuduğumuz o kısa Öğrenim esnasında, âyetlerin mealini de kelime kelime bana aktarmasının, Risale-i Nur tahsiliyle birlikte, yıllar sonra Kur'ân Okumaları ismini taşıyan kitaplar yazmamdaki en önemli unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Zira, Risale-i Nur zihnimizi Kur'ân'ı anlamaya hazırladığı gibi, hocamın bu kısa süreli dersi de Kur'ân'ın aşina bir dil ile bize konuştuğunu fark etmemi sağladı.

Onbeş yaşında bir genç olarak 1979 yılında yaşamaya başladığım bu Kur'ân Okumaları serüveninin Yazıya taşınması ise, Onbeş yıl sonra oldu. Aradan geçen zaman içinde gerek dergi çalışmaları dolayısıyla, gerek ilk kitabı çalışmalarımda Kur'ân'la bir şekilde irtibat sözkonusu idi Gerçi, ama Doğrudan 'Kur'ân Okumaları' başlığı altında anılmayı hak eden ilk yazılar yazmaya 1994'te başladım ve bu ilk süreç 1.996 'da Kur'ân Okumaları başlığını taşıyan ilk kitabımızla sonuçlandı. Serüvenin o tarihten bugüne kadarki kısmının ise, okuyucularımız için zaten malum olduğunu düşündüğüm için, ayrıca anlatmam gerekmiyor diye düşünüyorum.

Beni 'Kur'ân Okumaları' diye özetlenebilecek bir yolculuğa sevkeden saiklere gelince; sırasıyla birkaç unsuru zikretmem gerekiyor. Birincisi, Risale-i Nur'un tamamı Kur'ân denizinden süzülmüş damlalardan Oluşan her bir risalesiyle hayatı hayatlandırmanın yolu olarak Kur'ân'la sürekli hemhal olma davetinde bulunuyor olduğunu hissetmemdi. Ikincisi, üniversite öğrenimim sırasında, üçüncü sınıfta, "Sosyal Bilimlerde Yöntem" Dersimiz etrafında gelişen ve ders dışında Epeyce zamanımızı alan "Bilginin Kaynağı" üzerine tartışmalarımız esnasında "Vahiysiz yakın mümkün değildir" hakikatine ulaşmış olmamdı. Üçüncüsü, yine üniversitenin son senesinde bir sınıf arkadaşımın bir sorusu üzerine, Kur'ân'ı hayatın içinde ve yaşanmakta olan modern hayatı sorgulayarak okuma noktasında bir kıvama doğru yol almamdı.

Sonrası, birbiri ardı sıra geldi, hayatın içinde soru, sorun ve arayışlar YAŞARKEN zihnimiz âyetlerle Kalbimiz arasında olabildiği kadariyla mekik gibi işledi durdu ve Kur'an hazinesinden gelen çözümler, Şifalar ve devaları yazmaya kendimizi vicdanen mecbur hissetmemizle de bu okumalar yazıya taşınır hale geldi.


Bir âyeti düşünce dünyanıza almadan önce nasıl bir maddi ve manevi hazırlıktan geçiyorsunuz?

Hayatını hayatımız için bir örnek olarak gördüğüm Bediüzzaman'ın Kur'ân'dan aldığı dersleri yazarken başvurduğu 'sünuhat' yolunu becerebildiğim kadariyla takip etmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Risale-i Nur içindeki 'otobiyografik' notlardan öğrendiğimiz üzere, Bediüzzaman'ın Kur'ân'la hemhal oluşu şöyle bir süreçte Gerçekleşiyor. Bir tarafta, yaşanmakta olan bir hayat var. Bu hayatın içinde bir yandan kâinatla hemhal olurken, bir yandan insaniyetimiz itibarıyla bir sosyal hayat yaşıyoruz ve dışımızdaki bu her iki âlemden iç dünyamıza gözlemler, sorular, sevinçler, elemler taşınıyor. Bediüzzaman bir yandan böyle bir hayatı YAŞARKEN, öte yandan bu hayatın içinde bir hayat rehberi olarak sürekli Kur'ân'la bir hemhal Oluş içinde. Her gününde Kur'ân'la hem okuma, hem anlama, hem tezekkür, tefekkür cihetiyle hem ciddi bir meşguliyeti sözkonusu. Bu süreçte, yaşanan hayatın Getirdiği soru ve sorunlar, Kur'ân'ın sırlarını açması için birer anahtara dönüşüyor Bediüzzaman için; ama şunu da belirtelim, bu anahtarı kullanmakla birlikte, kapıya da yüklenmiyor Bediüzzaman. Bir âyete dair bir mana dünyasına açılır gibi olduğunda, bu mânâyı bir inci gibi koynunda saklıyor ve ilgili mânânın inkişafını zamana ve zemine bırakıyor. Ve ne zaman ki, ilgili âyete dair mânâlar zihninden kalbine akmış ve kalbinde yerleşip kıvam bulmuş, o zaman yazıyor, yazdırıyor.

Bediüzzaman'ın Kur'ân'ı anlamaya dair bu usulünü ve tecrübesini, yapabildiğim kadariyla, kendime örnek aldığımı söyleyebilirim. Elbette, şu kaydı da düşmek gerekiyor. Deniz aynı deniz olsa da, herkes kendi kabının genişliği nisbetinde alabilir. Kur'ân'ı Bediüzzaman gibi anladığımı iddia ediyor değilim, ama Bediüzzaman'ın anladığı gibi anlamaya ve bu anlama Sürecinde Bediüzzaman'ın takip ettiği yolu takip etmeye çalışıyorum.

Kur'ân Okumaları yönteminizden biraz bahsedebilir misiniz?

Kur'ân okumada bir özel yöntemim var mı, bilmiyorum. Açık söylemek gerekirse, bir yöntem arayışım da olmadı. Ne Kur'ân Okumaları, ne Risale Okumaları, ne hadis ve Asr-ı Saadet üzerine okumalar bakımından. Ama hayatın akışı içinde Rabbimiz bizi iniş-çıkışlar, gel-gitler içinde bizi yaşatırken biz farkına bile varmadan bize bir yol, yöntem öğretiyor. Çoğu zaman öğrendiğimiz bu yolu, yöntemi Epeyce yol aldıktan sonra fark ediyoruz. Açıkçası, "Kur'ân'ı şöyle okumalıyım" diye bir yol belirleyip, sonra o yola koyulmadım. Kur'ân'la hemhal olmaya ihtiyacımız vardı, bu hemhal oluşun tarzı, usulü, üslubu kendiliğinden gelişti. Elbette, önümüzde bir örnek olarak Bediüzzaman tecrübesinin de öğreticiliğinde.

Hâlâ daha, Kur'ân'ı okurken belli bir 'metod'dan söz edebilecek durumda değilim. Kur'ân'ı Okuyorum; hayatı anlamak, hele ki hayatın yükü ve iç dünyama tesir eden yaralar karþýsýnda Şifa için Kur'ân'a sığınıyorum, hepsi bu. Belki 'yöntem' olarak, bir tek şunu ilave etmem gerekiyor. Kur'ân hazinelerinden bir sır, bir mana açıldığında, onu zihnimin ve kalbimin bir köşesine ve 'ilmi kalemle muhafazayı' emreden hadisin mucibince bir yerlere kaydediyorum, ve yazılması seneler sonra gerçekleşecek olsa dahi, o mânâyı bırakıp geçmiyorum; zihnimde, Kalbimde ve defterimde saklıyorum.


Kur'ân okumalarını yaparken hangi kaynaklardan yararlanıyorsunuz, Referans başvurduğunuz eserler var mı olarak?

Beni Kur'ân'la tanıştıranın Risale-i Nur olduğunu söylemiştim. Risale-i Nur, otuz yıldır Kur'ân'ı anlamada hususî mürşidim, Rehberim niteliğimde. Bediüzzaman'ın Kur'ân'ı anlama yolculuğu için sadece "Mu'cizat-ı Kur'âniye Risalesi" nde veya sadece İşârâtü'l-İ'caz'da dile getirdiklerini daha etraflıca kavrayabilmek isterdim. Hakkıyla kavradığımı söyleyemem, ama Kur'ân okumalarında bakış Acımı ve vizyonumu Risale-i Nur belirliyor.

Öte yandan, okuduğum hadis külliyatları ile Siyer Kitaplarının, özelde bu kaynaklardaki 'esbab-ı nüzul'e dair bilgilerin âyetlerin mesajını anlamada çok büyük yardımı olduğunu tecrübeten biliyorum. Tek bir meale bağlı ve bağımlı olmanın daraltıcı ve bazen yanıltıcı olduğunu düşünen biriyim. Civarında Doğum Biri 'kelimeleri anlamlı' olmak üzere, mealden istifade ediyorum ve bir âyete dair bir Nükte dünyama Açılacak olduğunda ilgili âyete ve o âyetin içinde yer aldığı Süreye dair tefsirlere de bakıyorum. Fahreddin-i Râzî'nin Tefsîru'l-Kebîr'i Ziyade başvurduğum tefsir niteliğinde tr.

Bir de, genel okumaların Kur'ân'ı anlamada faydasına değinmek gerek. Ister Dünya Tarihi, ister Peygamberler Tarihi, ister modern zamanlar üzerine, ister belli bir konuyla ilgili olsun, onu okuma Kur'ân okumalarında soruların ve arayışların menzilini Genişletme gibi bir Fayda sağlıyor diye hissediyorum.


Kur'ân ayetlerini anlamada zaman ve mekan önemli midir? Kur'ân üzerinde tefekküre dalmadan önce özel bir zaman ve mekan seçilmeli midir?

Zaman ve mekânın elbette önemi var. Bediüzzaman'ın dünyasına da Kur'ân'dan mânâların ekseriya Ramazan ayında veya Namazda veya namaz tesbihatı sırasında açılmış olması bir rastlantı olmasa gerek. Aynı şekilde, birçok mânânın, bir dert, soru, Arayış içinde, hatta bir musibetin sevkiyle açılmış olduğunu da yine Bediüzzaman'ın Risaleler içinde Düştüğü notlardan anlıyoruz.

Onun için geçerli olan bu durum, hepimiz için de geçerli. Kur'ân'ı anlamada zaman ve mekân önemlidir; kalb ve ruhumuzu abdest, istiaze, tezekkür ve ibadetle, hatta ORUÇLA Kur'ân'a hazırlamak önemlidir.

Ama burada da meseleyi tadında bırakmak gerekiyor. Kabe'nin tam karşısında oldukları ve Kur'ân'ı ilk nüzul anında bizzat Hz. Peygamber'den dinledikleri halde Kureyş müşriklerinin direncini hatırlayalım. Demek ki zaman bir Arayış ve ihtiyaç hissediş hali ve anı, mekân itibarıyla Öncelikli olan ise açık bir zihin ve hakkı teslime talip bir kalptir.


Sizin "Kur'ân Okumaları" Niza tefsir diyebilir miyiz? Eğer değilse sizin çalışmalarınızı tefsirden ayıran yönler nelerdir?

Şu an için dört kitap hacmine ulaşmış bulunan "Kur'ân Okumaları" çalışmam için 'tefsir' demekten Hicap ederim. Tefsir, İslami ıstılaha yerleşmiş olduğu üzere, hususî bir disiplindir; öyle ki, alim ünvanını bihakkın almış pek çok isim dahi kendilerini 'müfessir' diye tavsif etmekten Hicap etmişlerdir. Tefsir sözkonusu olduğunda hususan bu konuda İhtisas kesbetmemiş âlimler bile böyle bir edeple hareket ederken, tabir yerindeyse 'mektep medrese görmemiş' biri olarak benim yaptığım çalışmaya tefsir adını vermem asla düşünülemez. Böyle bir şeyin, müfessirlere ve tefsir geleneğine karşı çok büyük bir saygısızlık olacağını düşünürüm.

Ama öte taraftan, bugünün bazı 'ilahiyatçı'larının din hakkında düşünmek ve konuşmak sanki kendi tekellerinde imiş gibi; Kur'ân sözkonusu olduğunda da onlara anlatmak, başkalarına dinlemek düşermiş gibi bir tavrı içselleştirmiş olduklarını Görmekten de rahatsızım. Kur'ân'dan fıkhî anlamda bağlayıcı bir hüküm çıkarmak veya itikadî anlamda bir sonuç ortaya koymak, müçtehid vasfına layık âlimlerin kârıdır; burada bize onlara kulak vermek düşer. Ama Kur'ân, sadece âlimlere inmiş değildir; bütün mü'minler, dahası bütün insanlar Kur'ânî davetin kapsama alanı içindedir. Bu bakımdan da, fıkhî veya itikadî bir hüküm tesis etmeye kalkışmadan, herkes kabiliyeti nisbetince Kur'ân'ı anlama, âyetlerle yoğrulma ve ayetleri yorumlama çabası içinde olma durumundadır. Bizim Çalışmamız da işte bu kısma denk düşüyor.

Bu kaydı Düşerken, Bediüzzaman'ın "Risale-i Nur'u bir sene anlayarak ve kabul ederek okuyan, zamanımızın bir alımı olabilir" sözünü de hatırlatmak isterim. Risale-i Nur'un sözümona Kur'ân'ı anlamaya engel olduğu şeklinde, bir kısmı derin mahfillerle bağlantılı bazı 'ilahiyat' çevrelerinden türetilmiş ve bir kısmı 'çirkeflik' derecesine varan iddiaların rağmına, Risale-i Nur'un Kur'ân'ı anlamada nasıl bir yol Gösterici, öğretici ve rehber olduğuna şuanda dört kitap halindeki "Kur'ân Okumaları" m açık bir delil ve şahittir. Müfessir değilim, ama mesela editörlüğünü yürüttüğüm dergimiz Karakalem'in oğlu sayılarının kapak yazıları olarak kaleme aldığım, Beled, Fâtiha ve Vakıa üzerine okuma notlarının, hangi mektep ve medresede Okundu olursa olsun, Risale-i Nur'un yol göstericiliği olmadan yazılamayacağını düşünürüm. Tamamen seküler bir eğitimden geçmiş, ne medrese, ne imam-hatip, ne ilahiyat eğitimi görmüş bir insanın Risale-i Nur'dan aldığı Dersle Kur'ân üzerine Yazdıkları, Bediüzzaman'ın "Risale-i Nur'u anlayarak ve kabul ederek okuyan" lara dair sözünün bir isbatıdır diye düşünüyor ve ümit ediyorum.


Âyetleri anlamaya çalışırken kişisel ve has bir dairede mi düşünmeliyiz, yoksa geniş bir dairede bütün bir topluma hitap ediyor gibi mi algılamalıyız?

Ilk vahiy tecrübesini hatırlayalım. Ilk âyetin "Okuyun", "Okutun" diye değil "Oku!" Diyerek başladığını ... Ve Hz. Peygamber'e 'kalkıp uyarma'yı emreden ikinci vahyin bu ilk vahiyden ikibuçuk sene sonra geldiğini ... Demek ki, Kur'ân'ı önce okumamız gerekiyor kendimize. Anlamadan anlatmaya bir yolculuk da yaşamamız elbette gerek; ama anlatma, 'anlayıp benimseme'den sonra gerçekleşmeli ...


Kur'ân'ın muhatabi kişi midir, yoksa toplum mudur?

Kur'ân'ın muhatabi kişidir, toplumdur ve bütün insanlıktır. Kur'an'da hem bütün insanlara, hem hususan mü'minlere, hem de Hz. Peygamber'in şahsında hususan eden ayetler çıkar karşımıza hitap insana. Demek ki, 'ben'den başlayıp bütün insanlığı, hatta bütün mahlukatı kuşatır şekilde' biz'e doğru bir yolculuk yaşamalıyız Kur'ân'ı anlama ve anlatma sürecimizde. Ama başlama noktası, kendi iç dünyamız olmak üzere ... Kur'ânî anlamada hayatı Noktanın, yolculuğa "Rabbim bana konuşuyor" idrakine sahip olmak olduğuna inanıyorum.


Herkes Kur'ân Okumaları yapabilir mi? Bunu yapmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Kur'ân bütün insanları kendine muhatap alıyor olduğuna ve 'Mübin' olduğunu bizzat beyan ediyor olduğuna göre, Kur'ân Okumaları herkes yapabilir. Bu yoldaki tavsiyem ise, Kur'ân Okumaları'nın ilk kitabının en başında bizatihî Kur'ân'dan aldığım Dersle dile getirdiğim usulî noktaları dikkate almak ... Mesela Şeytanın bu anlama yolculuğunda zihin ve kalbimize müdahalelerinden Allah'a sığınmak, konuşan Rabbimiz ise bize düşenin susup olabilir kulağıyla dinlemek olduğunu idrak etmek, "Temizlerden başkası ona dokunamaz" sırrınca temiz bir yürekle ona kulak vermek, tane tane okuyup anlamaya çalışarak dinlemek vs

Diğer bir Husus ise, Kur'ân âyetlerinin hem herkes için anlaşılabilir derecede açık, hem ancak ilimde derinleşenlerin kavrayabileceği ayetleri ve derin mânâları olduğunu geniş derecede; Hele ki, bizatihî Kur'ân'ın bildirdiği üzere 'müteşabihat'ı üzerine te'vilin Allah' ın izniyle ancak 'râsihûne Fi'l-ilm'e nasip olduğunu görerek, ilme itibarı ve tevazuyu elden bırakmamak. Kendi aklını ve ilmini yeterli görmemek ... Bizatihî anlama çabasını, tabirimi mazur görün, ukalalığa dönüştürmemek ...

Keza, bizim gibi Kur'ân'ı bizzat anlamaya yetecek Arapça bilgisi olmayanların tek bir meali yeterli görmemeleri, Elmalılı merhumun yemek ve tefsirinin en başında belirttiği üzere 'meal'in kelime olarak' eksiltilmiş anlam 'demek olduğunu asla unutmamaları ve dahası, başvuru mercii olarak tek bir Tefsiri de yeterli görmemeleri gerekiyor.


Kur'ân okumalarını emin üzerinden mi, yoksa tek tek ayetler üzerinden mi yapmak lazım?

Ideal olan, Bediüzzaman'ın Kur'ân'ın i'cazının birinci veçhesi olarak belirttiği 'nazm-ı maani'yi gözeterek, bir sûredeki bütün âyetlerin nasıl birbirine bakıp birbirini tamamladığını görerek; tabir yerindeyse ilk âyetten oğlu âyete kadar akan suyun mânâları PINARDAN çıkıp , dağlar, vadiler, ovalar, bayırlar aşarak denize ulaşması misali nasıl akıp sonsuz bir mana denizine ulaştığını görebilir surette sureleri ve ayetleri okumaktır kanaatimce.

Ama öyle bir hazine ki Kur'ân, tek bir âyeti, hatta tek bir âyetindeki tek bir cümle veya hatta tek bir kelime ve dahası tek bir harf-i tarif sizin için bir şifa ve rahmet olabiliyor. O yüzden de, yeter ki Kur'ân'la Daimi bir hemhal Oluş yaşayalım, ötesini zamana ve zemine bırakalım demekten yanayım.


Kur'ân okumalarını nasıl yapmalı? Sadece Arapça metin üzerinden okuma tefekkür için yeterli midir? Meal veya tefsirden okumayla ayetlerdeki mesajlar algınabilir mi, yoksa Arapça bilmek gerekir mi?

Ne o yeterli, ne de öbürü ... Sadece Arapça yeterli olsa, bütün Araplar Kur'ân'ı hakkıyla anlamış olurlardı ve en büyük müfessirler de sadece Araplar arasından çıkardı. İkincisinin yeterli olacağını söylemek ise zaten mümkün değil. Aslolan, ikisinin birden mevcudiyetidir. Bu durumda değilsek, o zaman da, tevazuyu elden bırakmadan ve gereken yerde gereken kaynağa başvurmayı ihmal etmeden anlama çabasında Sebat etmektir.


Kur'ân âyetlerini anlamaya çalışan bir insanın daha öncesinde hangi kitapları okumasını, hangi kaynaklardan istifade etmesini tavsiye edersiniz?

Gördüğüm o ki, maksat Kur'ân'ı anlamak ve Kur'ân'la hemhal olmak OLDUKTAN SONRA okuduğumuz her türlü kitap bu yolda bir hizmet görüyor. Ama Siyer ve hadis bilgisinin, İslam Tarihi ve Peygamberler Tarihi Üzerine Bir bilginin, insanlık tarihi üzerine bir okumanın ve yaşadığımız zamana dair okumaların Kur'ân'ı hayatın içinde okumak ve anlamak noktasında önemini de tecrübeten biliyorum.

Kaynak:

METİN KARABAŞOĞLU

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

22/9/2009 · Kategori: SIYASI-ITIKADI MEZHEBLER

VEHHABİLİK VE VEHHABİLİĞE BAKIŞ AÇISI * - 1 -

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahiret yurduna göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar zuhur etmiştir. Bu itilaflar ilk iki halife dönemlerinde yok denebilecek seviyede az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, Hz. Ali döneminde iyice fazlalaşmıştır. Bunun ardında yatan pek çok neden bulunmaktadır. Bu yazımızda bunlardan söz edecek değiliz. Ancak Hz. Ali’nin zamanında zuhur eden ve ileride işi iyice olumsuz olarak ileri götüren Haricilik cereyanı ve düşüncesi, aradan uzun zaman geçtikten sonra farklı isimler altında tekrar canlandığı söylenilebilir. Kaldı ki, pek çok İslam mezhebi bir müddet yaşayıp kaybolduktan sonra, ileride ya farklı isimler altında ya da en kötü ihtimalle şahıslar bazında fikirlerini bir şekilde devam ettirmiştir. Haricilik düşüncesi de böyledir ve Vehhabilik genel görünüm olarak Hariciliğin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Mezhep çalışmalarında önemli olan mezhebin görüşlerini artısı ve eksisi ile yansıtmaktır. Ne taraf olup sadece iyi taraflarını ne de muhalif olup tamamen olumsuz taraflarını aktarmaktır. Vehhabilik ile ilgili bu yazıda da yapılan budur.

İki asır kadar önce Arap Yarımadası’nda Necd dolayların­da Muhammed b. Abdilvehhâb (1115-1206) tarafından kurulan Vehhâbîlik, bugün Suûdi Arabistan’ın resmî mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslâm ülkelerinde taraftarları vardır.

Pek çok İslam mezhebinde olduğu gibi, “Vehhâbî” ismi de kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından ve­rilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadırlar. Vehhâbîliğe, Türk tarihinde “Hâricîlik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir1. Zira, davranışlarındaki sertlik, gösterdikleri taassub ve kendî inanışlarında olmayanları küfürle suçlamak bakımlarından Vehhâbîlik ile Hâricilik arasında benzerlik bulmak, tabiî karşılanmaktadır.

Bununla birlikte Vehhâbîler, kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbn Teymiye’nin açıkladığı şekilde Ahmed b. Hanbel’in mez­hebini devam ettiren Sünnîler olarak görürler. Nitekim onlar, “Biz, îtikâdda Selef, amelde de Hanbelî mezhebindeniz. Esasen Ahmed b. Hanbel, îtikâd hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyye) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Binaenaleyh biz, amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz; Vehhâbî diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdilvehhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislâm olmaktan başka bir şey değildir” derler. Ancak bunların amelde ve îtikâdda yeni birtakım esaslar kabul ettiklerini, taassuptan kan dökecek derecede ifrata vardıkla­rını, fikir ve vicdan hürriyeti tanımadıklarını, birçok konuda Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiye'den ayrıldıklarını ileri sürenler de vardır. Bu ba­kımdan Vehhâbîliği müstakil olarak ele alınmak durumunda­dır.

Neşet Çağatay, Vehhâbilerin akıl, nakil ve amel konularında kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri Selefiyye’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve İbn Teymiyye’nin görüşlerini karşılaştırarak sonuçta Vehhâbiliğin ayrı bir mezhep sayılması gerektiğini söyler. Çağatay, Vehhâbilerin temel prensiplerini sayıp açıkladıktan sonra, bunların dışında bazı ferî meselelerde de Ehl-i Sünnet’ten ayrıldıklarını dile getirir bunlar şunlardır: 1- Namazın cemaatla kılınması farzdır ve her müslüman beş vakit namazda camiye gelmek zorundadır. 2- Müslümanlığı ameli tevhid inancına göre yerine getirmeyenlere harp ilan edilir ve bu gibilerin kestikleri kurbanlar yenmez. 3- Zekat vergidir. Hükümetin vergi almadığı kazançlardan da zekat alınmalıdır. 4- Sigara ve nargile içenlere, içki içenlere olduğu gibi kırk değnek vurulur (Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 264).

Tarihçe:

Mezhebin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhâb, 1115/1703 tari­hinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne'de doğmuştur”. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine'de okumuştur. Burada İbn Teymiye’nin fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra’ya gitmiştir. Orada tevhîd konusunda tartışmalarda bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur’ân ve Sünnet'ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Daha sonra 1139/1726 yılında Riyad’ın kuzeyindeki Hureymila kasabasına gelmiştir. 1153/1740 yılında, babasının ölümü üzerine, orada “el-Emru bî'1-Ma'rûf ve’n-Nehyu ani'l-Munker” (iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama) prensibini ilân ederek bu fikri Necd bölgesine yayma faaliyetine girmiştir. Hureymila'dan tekrar Uyeyne’ye göçmüş; ve oranın emiri Osman b. Hamd b. Muammer ile dostluk kurmuştur. Hatta onu kendi görüşüne davet ederek, ihlâsla Allah’ın dinine yardım ettiği takdirde Allah’ın onu Necd bölgesinin hâkimi kılacağını söylemiştir. Daha sonra Emîr Osman’a Der’iyye ile Uyeyne arasında küçük bir köy olan el-Cebîle'de bulunan Zeyd b. el-Hattâb (12/634)’ın mezarını, Allah ve Resûlü’nün emirleri dışında türbe haline sokulduğu ve insanlar tarafından ziyaret edildiği; dolayısıyla türbelerin insanların dinden çıkmalarına sebep olduğu için yıkmayı teklif eder ve bu teklifi kabul edilerek oradaki mezar yıkılır ve hatta ağaçlar bile yok edilir11. Böylece İbn Abdilvehhab Uyeyne’nin önem­li bir ismi haline gelir.

Ancak onun fikirlerim zorla kabule mecbur etmesi, halkı korku ve endişeye sevk eder ve Necd’in kuvvetli kabilelerinden biri olan Hâlid oğullarının reisi Süleyman b. Urey’ir’e müracaatla, duruma çare bulmasını isterler. O da Uyeyne emirinden onu öldürmesini veya sürmesini ister. Bunun üzerine İbn Abdilvehhab, Riyad’a çok yakın bir yer olan Der’iyye’ye gelir. Orada emir Muhammed b. Suûd'la anlaşır ve böylece Vehhâbî devletinin temelleri atılmış olur (1157/1744). Bu birleşme ile Muhammed b. Abdilvehhab fikirlerini müdafaa ve yaymak için sağlam bir maddî güç ve destek, Muhammed b. Suûd da bu fikirlerin doğuracağı imkânla kendi nüfuz bölgesini genişletmek ve hâkimiyetini arttırarak Arap Yarımadası’na sahip olmak için iyi bir fırsat elde etmiş olur.

İbn Abdilvehhab, Der’iyye'de “Kitâbu't-Tevhîd” adlı kitabındaki gö­rüşleri yaymaya, insanları şirk ve bid’atlerden kurtularak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde durdu. O, insanların dalale­te düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve malların kendine inanan muvahhidlere helal olduğunu ilan etti.

Bütün bu tedbirler zaten bu nevi işlere müsait olan Necd bölgesi halkına pek cazip gelmişti. Nitekim Necd bölgesi, Hz. Peygamber (s.a.s) devrinde Müslüman olmakla birlikte, çok önceleri Yemen ve Aden, İran ve Hind, Irak ve Şam’ın tesiri altında çeşit­li akidelere sahne olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra Müseylemetü'l-Kezzâb, Secâh, Tuleyha ve Esvedu'1-Ansî gibi yalancı peygamberler yine bu bölgede çıkmıştı. Sonraki dönemlerde muhalif is­yancı gruplar burada görülmüştü. Kısaca isyankâr ruhlu ve yağmacılığa mütemayil idiler ve cehalet yaygın idi. İşte bu anlayıştaki bölge halkına, İbn Abdilvehhâb’ın ganimet vaadeden fikirleri câzib gelmişti. Öyle ya, bir müddet evvel, saldırganlık ve yağmacılıkla elde edilen ganimet, bu defa İbn Abdilvehhâb’ın “Tevhîd dinini” yaymak için cihâd adına kudsiyet kazanıyor ve meşrûlaşıyordu. Böylece bu yeni görüşleri kabul etmeyenler kılıçtan geçiriliyor ve malları, beşte bir ganimet hukukuna göre devlete ayrıldıktan sonra, kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu. Bize göre bu husus, İbn Abdilvehhâb’ın görüşlerinin çölde revaç bulup taraftar kazanmasının önemli sebeplerinden biri oldu.

Konuyla ilgili işin şu yönüne de dikkat etmek gerekiyor: Vehhâbi meselesinin kökü derindir. Sahabe dönemine kadar gider. Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve çoğunluğu Necid halkından olan Hâricîlerle savaşmıştı. Nehrivan'da onlardan pek çoğunu öldürmüştü. Bu durum onları derinden derine yaralamış ve Hz. Ali'nin faziletlerini inkarla ona düşman olmuşlardı. Hazret-i Ali (r.a.) “Şâh-ı Velâyet - Velilerin şahı”  ünvânını kazandığı ve tarikatların çoğunluğu ona bağlanması cihetinden, tarihte Hâricîler ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktarı olan Vehhâbiler, ileride söz edileceği gibi velâyeti inkar etmişlerdi.

Müseylime-i Kezzâb’ın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid yöresi, Hazret-i Ebû Bekir'in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid İbni Velid'in kılıncıyla darmadağan edildi. Bu yüzden Necid ahalisi Hulefa-i Raşidîn'e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e gücenmişlerdi. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlardı. İran’daki eski devlet Hazret-i Ömer'in (r.a.) darbesiyle yıkıldığı ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şiîler Âl-i Beyt sevgisi perdesi altında Hazret-i Ömer'e ve Hazret-i Ebû Bekir'e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate sürekli intikam niyetiyle saldırmışlardır.

İbn Abdilvehhâb 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suûd tarafından zaten başlatılmış bulunan siyâsî cephesi, daha bir ağırlık kazanır. Daha İbn Suûd zamanında başlayan toprak ka­zanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra (1179/1766), oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür. Bu kadar süratle toprak kazanıp Necd'e hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mec­buriyeti iyi bir fırsattı. Osmanlı Devleti’nin bu zayıf hâlinden istifade ile cür’etlerini alabildiğine artıran Vehhâbîler, Basra Körfezi civarında hâki­miyet kurdukları gibi, Necef’te Şiîlerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhâbîlerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suûd, 10 Muhar­rem 1802'de Kerbelâ törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirtir ve Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalanır.

Taif Vehhâbîlerce işgal edilir (18 Şubat 1803). Cevdet Paşa, Vehhâbîlerin Taif’e girince yaptıklarını şu sözleriyle dile getirir:

“Vehhâbîler Taif’te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhârî ve Müslim’in Sahîheyn’i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünûn ve sâireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu... Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler” (Târih-i Cevdet, VII, 206 (VII, 262-263).

Tâif, Mekke ve Medine’yi 1803-1806 yılları arasında ele geçiren İbn Suûd, bu illerin halkına, “...Sizin dininiz bugün kemâl derecesine erişti, İslâm’ın nimetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden râzı ve hoşnud kıldınız. Artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler... Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salât-u selâm getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur... Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece “es-Selâmu âlâ Muhammed” diye selâm vermelidir...” (Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 175), gibi gerçekten çılgınca ve fevkalâde cür’etkâr şekilde hitap ermekten çe­kinmez.

İbn Suud, yukarıdaki ifadelerinin yanında Medine halkına şu uyarılarda da bulunmuştur: 1- Allah’a Vehhâbilerin inançları ve kaideleri üzere itaat ve ibadet etmek. 2- Hz. Muhammed’e Vehhâbi imamının tayin ve tavsiye ettiği şekilde riayet etmek. 3- Medine içinde ve civarında mevcut türbe ve yapılı mezarları yıkıp, balık sırtı toprak yığılmış hale getirmek. 4- Muhammed b. Abdilvehhâb’ı Allah’tan ilham alarak mezhep kuran din müceddidi olarak tanımak. 5- Vehhâbi mezhebini kabul etmek istemeyenleri, öldürmek dahil, şiddetli takibata uğratmak. 6- Vehhâbilere kale muhafızlığı verilmesini kabul etmek. 7- Dinî ve siyasî her türlü emir ve yasaklara uymak. (Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 135-136; Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 266; Ecer, Târihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, s. 141.)

Artık Vehhâbî devleti, 1811 yılında kuzeyde Haleb'den Hind Okyanusu’na, Basra Körfezi ve Irak sınırından doğuda Kızıl Deniz'e kadar yayılmış bulunuyordu.
Vehhâbîliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını farkeden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), işin hallini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya havale eder. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arsında Medine, Mekke ve Tâif’i Vehhâbîler’den kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suûd’un üstüne yürür. İbn Suûd direnirse de 1814'de ani ölü­mü üzerine Vehhâbîler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul’a gönderir ve 17.12.1819'da asılırlar. Böyle­ce Vehhâbîliğin ilk dönemi kapanır.

Ancak Suûd hanedanından savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Türkî b. Abdillah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişir ve Riyad’ı başşehir yaparak 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhâbî devletini kurmayı başarır. Daha sonraları birtakım hanedan tartışması olursa da, Suûd ha­nedanından Abdülaziz b. Suûd, 1901’de Vehhâbî devletini ihya eder. Ay­rıca Hindistan-İngiliz hükümetinin sağlam desteğini de sağlayan Abdülaziz b. Suûd, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı bölgelerin mutlak hükümdarı olarak ta­nınır. Bu anlaşmaya göre İbn Suûd'un söz konusu yerlerdeki mutlak hü­kümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra mîras yoluyla oğul ve haleflerine ait olacağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veli­ahdın, her hususta İngiliz Hükümetinin aleyhtarı olamayacağı, İngiliz Hükümetinin öğütlerine uyacağı ve daha birtakım hususlar tespit edilmiş bulunmaktadır. (Anlaşma için bkz. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, Ankara 1957, III, 120-121.)

İngilizlerin de araya girmesi ve Birinci Cihan Harbi’nin hezimetle neticelenmesi üzerine Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonlarında Medine'den çekilir. Böylece Vehhâbîler, 1921-1925 yılları arasında Hâil, Tâif, Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirirler. Abdülaziz b. Suûd, Ocak 1926'da “Necd ve Hicaz Kralı” olarak kabul edilir. 20 Mayıs 1927 tarihinde İngil­tere ile yapılan Cidde anlaşması sonunda da tam istiklâlini ilân eder ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtulur. 18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suûd, unvanını “Arap Suûdiyye Krallığı” şeklinde değiştirir. Abdülaziz b. Suûd, 4 Kasım 1953 tarihindeki ölümüne kadar, Suudi Arabistan Kralı olarak, daha 1912 yılında kurduğu ve hem siyâsî ve askerî teşkilâtının temelini teşkil eden, hem de zayıflamış bulunan Vehhâbi zihniyetini canlandırmayı başarır.

Görüşleri:

1. Tevhîd

Vehhâbîlik inancını tesis eden Muhammed b. Abdilvehhâb’ın gö­rüşlerinin temelini tevhîd anlayışı teşkil eder. Şirk, bid’at, şefaat ve benzeri görüşlerinin hepsi de tevhide dayanmaktadır.

Ehl-i Sünnet kelâmcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhîd”, Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri yönünden birlenmesi; O’nun her hususta eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması demektir.

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur: “Allah, Kendisine ortak koşmayı ebette bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. “ (Nisa: 4/48). “Muhammed’e, yüzünü doğuya yöneltmiş alarak dîne çevir, sakın puta tapanlardan olma; Allah’tan başkasına fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun, denildi, Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur...” (Yunus: 10/105-107).

Ayrıca Resûlullah (s.a.s.), bir hadîslerinde, “Lâilâheillallah diyen ve Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri inkâr eden kimsenin malı ve kanı haramdır; onun hesabı da Allah’a aittir” buyurur”.

Bu âyet ve hadîsler, tevhidin, Allah’ın birliğini tanımak, inanmak ve ikrar demek olduğunu göstermektedir. Oysa Muhammed b. Abdilvehhâb, “Lâilâheillallâh"ı yalnızca telâffuz etmeyi kişinin mal ve kanı için yeterli bir koruyucu olarak görmemekte, aksine lâfzı ile birlikte anlamını bilme­nin, ikrar etmenin, ortağı bulunmayan tek Allah’a ibâdet etmenin, Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri tanımadıkça, bu hadîsin insanın malı ve kanı için koruyucu olamayacağını söyler(1). Ona göre tevhîd, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz.(2)"
O, bu hususta Câhiliyye devri Arapları’nın davranışlarını misâl gös­terir ve “Resûlullah (s.a.s.)’ın kendileriyle savaştığı müşrikler de Allah’ın birliğine inanıyorlardı... Bunlardan bazılarının gece gündüz Allah’a dua ettiklerini ve bazılarının Allah’a yakınlık veya şefaat niyetiyle meleklere, Lât gibi iyi insanlara veya Hz. İsa gibi peygamberlere dua edip onlardan bir şeyler istediklerini” söyler
(3). İbn Abdilvehhâb için, Câhiliyye devri Arapları’nın şirki, bugünkülerin şirkinden daha hafiftir. Bu konuda der ki: “İlk müşrikler, yalnız boş ve kaygısız oldukları zaman şirk koşarlar; me­leklere, evliyaya ve putlara iltica ederlerdi. Şiddet ve sıkıntı anında ise, yalnız Allah’a ihlâsla yönelirler; içreklerini O’ndan isterlerdi. Allah buyu­rur:
"Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah’tan başka yalvardıklarınız, kaybolup gider; fakat O, sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz; Zaten insan pek nankördür.” (İsrâ, 67).
"De ki: Üzerinize Allah’ın azabı gelse veya kıyamet saati size gelip çatsa, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz Bana bildirin. Hayır, sadece Allah’a yalvarırsınız. 0 dilerse, yalvardığınız şeyi giderir; siz de O’na koştuğunuz ortakları unutursunuz.” (En’am, 40-41).

Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm'de açıkladığı bu mes'eleyi, yani Resûlullah’ın harp ilân ettiği müşriklerin boş zamanlarında Allah’tan baş­kasına iltica ettiklerini, şiddet ve sıkıntı anlarında ise efendilerini unutarak yalnız Allah’a yöneldiklerini ve O’na şirk koşmadıklarını anlayan kimse, zamanımızdaki şirkle eskilerin şirki arasındaki farkı da anlamış olur... İlk zaman müşrikleri Allah’la beraber Allah’a itaat eden, O’nun emrine bo­yun eğen peygamberlere, evliyaya, meleklere ya da taşlara ve ağaçlara iltica ederlerdi. Bunların hiçbirisi Allah’a karşı gelmez. Zamanımız İnsanları ise, Allah’la beraber fâsıkların en şiddetlilerine iltica ederler, onları yücel­tirler. Bunlar, haddi aşanlar, zina yapanlar, hırsızlık edenler, namazı kıl­mayanlar ve benzeri kimselerdir. Salih insana yahut taş ve ağaç gibi Allah’a karşı gelmeyene iltica etmek, fâsıklığı, bozgunculuğu apaçık görülen kimseye iltica etmekten daha hafiftir.(4)

İbn Abdilvehhâb’a göre tevhîd üçe ayrılır: “İlki Tanrı’nın isim ve sı­fatlarında birliktir; diğeri Rabblıkta tevhîd (Tevhîdu'r-Rubûbiyet)'dir ki, Allah’ın her şeyin Rabbi ve mâliki olduğunu bilmek ve ikrar etmekten ibarettir. Diğer üçüncüsü ise, “Tevhîdu'l-Ulûhiyettir.” Muhammed b. Abdüvehhâb’ın anlattığına göre bu çeşit tevhîdden maksat, kulların fiilleri ile Allah’ın birlenmesidir. Bu, kulun açık ve gizli söz ve eylemlerine taal­lûk eder. Tevhîdu'l-Ulûhiyet, ortağı olmayan Allah’tan başkasına dua ve recada bulunmamak, başkasından medet ummamak, büyük bir melek ve bir Peygamber için bile kurban kesmemektir. Allah’tan başkasından yar­dım isteyen, Allah’tan başkası için kurban kesen ve nezreden kimse kâfir­dir.”

Buna göre Allah’ın emirleri ve Peygamberi’nin Sünnet’i dışında emir ve yasak tanımayarak, Peygamber devrinde olmayan her şeyi (bid’at) ve tevessülü terk ederek Allah’ı birlemeye Tevhid-i Amelî denir. İman ile küfrü ayırt eden amelî tevhîddir. Bu tevhidi yerine getirmeyen, yani Allah’a ortak koşan, tazim ve ibâdeti yalnızca Allah’a tahsis etmeyen, yardım ve mededi Allah’tan istemeyen, O’nun haram kıldığından sakınmayan kimse kâfir ve bu gibilerin malları ve canları helâldir ve “hakiki muvahhidlerin, bu müşriklerin üzerine hücum ile bunları katil ve mallarını yağ­ma etmeleri helâldir.”

Böylece İbn Abdilvehhâb, bu mes'eledeki sert ve katı tutumuyla Haricîleri taklîd etmiş olmaktadır19. Bilindiği gibi Haricîler de, Vehhâbîler gibi, amel’i îmâna dâhil sayarak namaz, oruç, hac ve benzeri emirleri yeri­ne getirmemeyi küfür kabul ederler. 20 Mayıs 1802 (17 Muharrem 1217) tarihli Hatt-ı Hümâyunda özetlendiğine göre Vehhâbîler amelin îmânın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkar için terk eden kimse kâfirdir, mal ve kanla­rı helâldir20. Nitekim Vehhâbîler, amelin îmânın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak görmüşler ve kendilerinden olmayan kendileri gibi davranmayan Müslümanları müşrik saymışlar, dolayısıyla malları ve canlarının kendileri için helâl olduğunu kabul etmişlerdir21.
Ehl-i Sünnet, “tevhîd"i, İbn Abdilvehhâb’ın anladığı şekilde fevka­lâde dar kalıplar içinde ele almamış ve onun gibi keyfî yorumlara gitme­miştir. Bu anlayışıyla o, Ehl-i Sünnet'ten uzaklaşmış olmaktadır. O kadar ki, “...amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz...” dedikleri halde, Ahmed İbn Hanbel'den de ileri gitmişlerdir. Nitekim Ahmed İbn Hanbel'e göre îmân, hem söz hem de ameldir, îmân iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle îmândan çıkar; ama tövbe edince yine îmâna döner, Allah’a şirk koşan, farzlardan birini inkâr eden kimse İslâm'dan çıkar. Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terkeden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, Allah’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azab eder22. İbn Hanbel'e göre, îmân, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla ameldir. İslâm ise, tasdik ve ikrardan ibarettir. Bu sebepten Allah’a şirk koşmamak, Kur’ân ve Sünnet'te sabit bir emri inkâr etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslâm'dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kârdır
(5). Oysa İbn Abdilvehhâb ve dolayısıyla Vehhâbiler, ameli yerine getirmeyeni imansızlıkla vasıflandırmakta ve böylece Müslümanların cumhurunun görüşlerinden uzaklaşmış olmaktadırlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

22/9/2009 · Kategori: SIYASI-ITIKADI MEZHEBLER

VEHHABİLİK VE VEHHABİLİĞE BAKIŞ AÇISI * - 2 -

2. Şefaat

Şefaat, birinin bağışlanmasına delâlet etme anlamına gelir. İbn Abdilvehhâb, şefaat konusundaki görüşlerinde İbn Teymiye’yi takib eder ve delil olarak Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetlerini gösterir:

"Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’ân’la uyar. O’ndan başka bir dost ve aracı (şefî') yoktur..” (En’am, 51).

"O’nun izni olmadan katında şefaat edecek olan kimdir?” (Bakara, 255).
"Allah katında, kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez...” (Sebe', 23). "De ki: Bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır...” (Zümer, 44).
"Allah dilediğine ve hoşnud olduğuna izin vermedikçe göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir şeye yaramaz.” (Necm, 26).

Ehl-i Sünnet mezheplerinin hepsi de, şefaatin Allah’a ait ve Allah’ın izniyle olacağını söylerler. Bunun böyle olması da tabiîdir; çünkü O, her şeyin Sahibidir, Mâlikidir, Dileyenidir. Ancak yine Ehl-i Sünnet, Hz. Pey­gamber ve sâlih kulların şefaat haklarının bulunduğunu da kabul eder. Gerçi İbn Abdilvehhâb da, Hz. Peygamberin şefaatinin bulunduğunu kabul eder ve O’nun şefaatini beklediğini söyledikten sonra, “Fakat şefaa­tin hepsi aslında Allah’ındır” der ve şöyle devam eder: “Şu halde, şefaati Allah’tan iste ve şöyle de ‘allahım beni onun şefaatinden mahrum et­me... Allahım, onu bana şefaatçi kıl...’ Eğer, Hz. Peygamber’e şefaat izni verilmiştir; ben de ondan Allah’ın kendisine verdiğinden istiyorum, derse şu cevabı ver: “Allah ona şefaati vermiş ve seni bundan nehyetmiştir. Zira buyurmuştur ki: Allah’la beraber kimseyi çağırmayım...” (Cin, 18). Şayet Peygamberi’ni sana şefaatçi kılmasını istiyorsan, O’na itaat et ve emrine uy. Yine peygamberlerden başka, meselâ meleklere, velilere, küçük iken vefat eden çocuklara şefaat izni verilmiştir. Bu durumda sen, Allah onlara şefaat izni vermiştir; ben onu onlardan isterim, diyebilir misin? Şayet evet dersen; Allah’ın Kitâbı’nda zikrettiği iyi insanlara ibâdet mefhûmuna dönmüş olursun. Hayır, dersen, Allah, şefaat iznini (asıl metinde izin ke­limesi yoktur) ona vermiştir; ben de Allah’ın kendisine verdiğinden istiyorum, şeklindeki sözünü çürütmüş olursun.(6)"

Ona göre, “Cenab-ı Allah da müşriklerin Allah’ın varlığına inandık­larını; fakat meleklere, peygamberlere, velîlelere sarılıp, işte bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçimiz, diyerek küfre gittiklerini beyan eder... Şayet derlerse ki, kâfirler doğrudan doğruya onlardan istiyorlar; halbuki biz, fayda ve zarar temin edenin, işleri idare edenin yalnız Allah olduğuna inanıyor, şahadet ediyoruz. Ve biz her şeyi yalnız kendisinden istiyoruz. Salih İnsanlar, hiçbir şey yapamazlar; fakat biz onlara yöneliyor ve şefaat­lerini Allah’tan bekliyoruz. Onlara de ki, bu, tıpatıp kâfirlerin sözüdür.(7)

Bu noktadan itibaren, İbn Abdilvehhâb’a göre şefâatla bir arada mütâlâa edilen tevessül konusu ortaya çıkar.

Tevessül

Tevessül, bir şeyi vesile, aracı kılmak demektir. Vesile ise, kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına gelir. Oysa “Bu zamanda İslâm ve sün­nete mensub olanlar bilsin ki, birçok sebeplerden dolayı İslâm'dan çık­maktadırlar. Bunlar bazı şeyhler, Ali b. Ebî Tâlib, Mesîh hususundaki aşırılıklardır... Meselâ, ey filân efendim bana yardım et, benim elimden tut, bana rızk ver... ve benzeri sözler. Bunların hepsi de şirktir ve sahibi­nin tövbe etmesini gerektirecek sapıklıktır. Tövbe ederse ne âlâ; aksı hal­de öldürülür... Kendisi ile Allah arasına, kendisine tevessül edeceği, onla­ra yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse, icmâen küfre girmiştir.(8)

Vehhâbîlerin, bu görüşleriyle sâlih kişiler ve evliyayı kastettikleri açıktır. Onlara göre, “tasavvuf İslâmi olmayan bir bidattir... Tarikat ise, başkalarını istismar etmek için bir vasıta ve mürşidin kendisini vesile itti­haz ettirmesine bir yoldur... Mutasavvıfanın mükâşefe dedikleri şey ta­mamen asılsızdır. Başkalarının kendi yoluna intisab etmelerini istemesi ise, din içinde din ihdas etmektir.(9)“ Onlara göre, “Müslümanlar arasında, velilerin hayatta iken de, ölümlerinden sonra da tasarruf sahibi oldukları­na inanıp himmetlerini dilemekte ve onlara tevessül etmekte olanlar var­dır. Kabirlerine gidip, kerametlerini delil göstererek dilekleri için yalvar­maktadırlar. Onların gavs, kutup, abdal, kırklar, yediler, üçler gibi merte­belere ayrıldıklarını ve bunlara nezretmek ve kurban kesmenin caiz oldu­ğunu söylemektedirler. Bu sözler tam anlamıyla ifrattır. Bu söylerde ebedî helak oluş ve azab vardır... Bunlar Kitâb, imamların akideleri ve ümmetin icmâina muhaliftir. Kur’ân-ı Kerîm'de, “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra Peygamber’den ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nîsâ, 115) buyurulur. Evliyanın hayatlarında ve Ölümlerinden sonra ta­sarruflarının bulunduğu hakkındaki sözleri de, Yüce Allah’ın “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah her şeye. kadirdir.” (Âl-i İmrân, 189) âye­tini reddeder; çünkü Allah, yaratma, tedbir, tasarruf, takdir hususunda, tekdir... O halde Allah’tan başkasına yalvarmak küfürdür, şirktir ve sapıklıktır(10).

Vehhâbilerin büyük imamlarından meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme'l-Cevzî gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabî gibi büyük evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güya Ehl-i Sünnetin mezhebini Şiilere karşı Hazret-i Ebû Bekir'in Hazret-i Ali'den faziletini müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali'nin kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.

Muhammed b. Abdilvehhâb’in şefaat ve tevessül konusunda da, Ehl-i Sünnet’in anlayışından farklı bir anlayışa sahip olduğu açıktır. Şöyle ki, Ehl-i Sünnet, şefaatin elbette Allah’a ait ve ancak O’nun izni ile olaca­ğına Hz. Peygamber’in büyük ve küçük günah işlemiş mü'minlere şefaa­tinin hak olduğuna inanır ve şefaat, Kitâb, Sünnet ve icmâ ile sabittir, der.

Ayrıca Vehâbîlerin, tevessülü ibâdet şeklinde anlayarak karşı çık­maları da yanlıştır; çünkü ibâdet, Allah’a tarifsiz bir inanç ile boyun eğ­mek, kulluk etmektir. Tevessül ise, bir şeye yaklaşmak, aracı kılmaktır. Görülüyor ki tevessülde, kesinlikle ubûdiyyet, yani kulluk bulunmamakta ve belki samimi bir hürmet söz konusudur. Bu hususta ashabın Resûlullah’a tevessülü, bizzat O’nun başkaları için Allah’a tevessülü ve vefatlarından sonra da O’nun ve sâlih kişilerin aracı kılınması, Ehl-i Sünnet’in tamamen benimsediği ve üstelik bütünüyle Kur’ân’ın ruhuna uygun bir davranıştır(11).

Tasavvuf hakkındaki gayr-i ciddî ve mesnetsiz iddialarına gelince... Tasavvuf için burada uzun açıklamalara ihtiyaç hissetmiyoruz; çünkü tasavvuf, her şeyden önce İslâm’ın özü ve ruhu demektir, özsüz ve ruh­suz dîn olmayacağına göre, İslâm'da tasavvufun olması fevkalâde tabiîdir. Kaldı ki mutasavvıflar, bu öz ve ruhun izahını yapmaktan başka bir gaye­yi benimsememişlerdir. Onların bütün hedefi Kur’ân ve Sünnet’in, nefsânî arzulara göre değil, ilâhî irâdeye göre izahı ve yaşanmasıdır. Allah’ı görüyormuşçasına ibâdet etmek ve O’na bağlanmak, aslında, İslâm’ın tam anlamıyla içinde olmak demektir. Bu bakımdan, Vehhâbîlerin, tasavvufun İslâmî olmadığı yolundaki sözleri, baştan sona bâtıldır. Tasavvufun İslâmî olmadığını söyleyebilmek, her şeyden önce İslâm’ın, yani Kur’ân ve Sün­netin “künhüne” nüfuz edememek ve bunları, vazgeçilmez hayat unsurla­rı olarak bünyeleştiremeyip iğreti mal gibi görmek demektir. Tasavvuf, insanı Kur’ân ve Sünnet’in temet hedefi içinde en iyi, en güzel ve en mü­kemmel şekilde anlamış ve böylece onun, Allah’la, kendi kendisi ve diğer insanlara münasebetini fevkalâde yüksek bir seviyeye yükseltmiştir. İlim­lerin medresesiz düşünülemeyişi gibi, tasavvufun da tekkesiz düşünülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan dinin yayılışında ve özellikle bizim tari­himiz açısından, Anadolu’nun İslâmlaşmasında mutasavvıfların ve tekke­lerin gördükleri büyük hizmeti hiç kimse görmezlikten gelemez. San’at, musikî, edebiyat, ahlâk, cesaret, doğruluk hususunda en mükemmel ör­nekleri sunan tekke, aynı zamanda “halka hizmet Hakka hizmet demek­tir” anlayışını kitlelere cömertçe sunmuş ve İslâm’ı yaşanan ve yaşayan bir ahlâk ve nizam hâlinde teşahhus ettirmiştir. Bütün müesseselerimiz gibi, tasavvuf ve tekkenin de, içinde yaşadığı cemiyetin şartlarından tecrit edilmesi elbette düşünülemezdi. Cemiyetin diğer müesseselerinde görülen duraklama, gerileme ve hatta çöküş, tekkelerde de görülmüş; bir zamanla­rın bu canlı ve şuurlu kuruluşları, cehalet ve atâletin pençesine düşmüş­tür. Bir müessesenin belli bir devresindeki hatalı tatbikata takılarak, onu bütünüyle kötülemeye kalkışmak, ancak cehaletin ve hatta bu muhteşem kuruluştan korkunun bir tezahürü değil de nedir? Aslolan İnsanın dâim Allah’ın huzurunda olduğunun şuuruna ermesidir; bunun pratiğini veren de tasavvuftur, tekkedir.

Burada tasavvuf, tekkeler ve velîlerin, Vehhâbîler karşısında savun­malarını yapacak değiliz; çünkü onların, büyük geçmişleri ile buna kesin­likle ihtiyaçları yoktur. Onlar, başkaları ne derlerse desinler, “Sen de sabah-aksam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvarmakla beraber sakın (onlarla birlikte bulunmağa candan sabret). Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Kalbine bizi anmayı unutturduğumuz ve işinde aşın giderek hevâ ve hevesine uyan kimseye uyma” (Kehf, 28) emrince, kendilerini Allah’a, şeklen değil, asıllarıyla, yani kalben bağlamanın yüceliğine ermiş bahtiyarlar kafilesidir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

22/9/2009 · Kategori: SIYASI-ITIKADI MEZHEBLER

VEHHABİLİK VE VEHHABİLİĞE BAKIŞ AÇISI * - 3 -

3. Bid’at:

İbn Abdilvehhâb, bid’at konusunda tamamen İbn Teymiye’ye uyar ve hatta ondan da aşırı gider. Ona göre, “Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bid’at) ortaya koyan kimse mel'undur ve ortaya koyduğu şey de reddedilir.” Nitekim “Sahîh hadîslere göre Resûlullah (s.a.s.) da, ‘Her yenilik bid’attir ve her bid’at sapıklıktır’ bu­yurmuştur” diyen Muhammed İbn Abdilvehhâb, bu hususta Ahmed b. Hanbel’in şöyle söylediğini nakleder: “(Hadîsleri) Senetlerini ve sıhhatini bildikleri halde Sufyân es-Sevrî (v. 161/777)’nin görüşlerine uyan topluluklara doğrusu şaşıyorum. Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “...O’nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar” (Nur, 63). Muhammed İbn Abdilvehhâb devamla, “Fitnenin ne olduğunu biliyor musun? Fitne, şirktir” der(12).

İbn Abdilvdıhâb’ın torunu Abdurrahman b. Hasan, Ahmed ibn Hanbel’den rivayet olunan bu görüşün açıklamasında ayrıca, İbn Abbâs’ı delil göstererek, “Allah’ın sözüne uymayan ve Nebî (s.a.s.)'den başkasını ileri süren bizden değildir” der. Onlara göre Kitâb ve Sünnet'te olmayan her şey, yani bid’atler, sa­pıklık alâmetidir. Ayrıca “akâid konusunda kelâmcıların, helâl ve haram konusunda fakîhlerin sözleri delîl olamaz.”

İbn Abdilvehhâb’ın en korkunç ve hattâ şîrk olarak gördüğü bid’atlerin başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Onların bu hususta ne derece haşin oldukları, daha Uyeyne'de Zeyd b. el-Hattab’ın mezarını yıkışlarında görülmektedir. Bu yüzdendir ki onlara, bir kısım yazarlarca “Mâbed Yıkıcıları” adı bile verilmiştir(13). Nitekim Dr. A. Vehbi Ecer, Vehhâbîlik cereyanına hayranlık duyan Ahmed Emin'den bu konuda şu nakilde bulunur(14): “Müslümanların Vehhâbîlere nefretini ge­rektiren bir husus vardır. O da Vehhâbîlerin istilâ ettikleri bir ülkede fikir­lerini zorla yerleştirmeye çalışmaları. İnsanların davetlerine inanmalarını beklemeleridir. Mekke’ye girdiklerinde eserle ilgili birçok kubbeler (türbe­ler) yıktılar: Hz. Hatice’nin türbesi, Peygamberimizin ve Hz. Ebû Bekir’in doğduğu evlerin kubbeleri, bunların yıktığı kubbelerin başında gelir. Me­dine’ye girdiklerinde ise, Allah Rasûlü’nün kabri üzerinde bulunan birçok ziynet ve süsleri kaldırdılar. Bütün bu davranışlar, Müslümanların gazabı­na ve onların şefkatlerinin yaralanmasına sebep oldu. İnsanlardan bazısı, tarihî eserlerin kaybolmasına üzüldü... Bazıları İslâmî şefkatin sembolü olan Peygamber’in mezarının süslerinin yok oluşu için üzüldü. Böylece Müslümanların gazabını gerektiren sebepler değişti.”

İbn Abdülvehhâb’ın mezarlarla ilgili görüşleri, tamamen İbn Teymiye'den gelmektedir. Onlar, Hz. Peygamber’in, “Şu üç mescidden başkası için (sevap umarak) yolculuğa çıkılmaz: Mescid-i Haram, şu be­nim mescidim ve Mescid-i Aksa”; “Allah, Yahudilere ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin mezarlarını mâbed yaptılar.”; “Allahım! Mezarımı ibâdet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabirleri­ni mescid ittihaz edenlere, Allah’ın azabı çok şiddetli olur” mealindeki daha birçok hadîsini delil getirerek, mezarlarda ibâdet edilmesini şirkle aynı seviyede görmüşlerdir. Hatta onlara göre, İbn Teymiye’nin görüşleri istikametinde, şirk koşmak için olmasa bile, mezarda namaz kılmak, Allah ve Resûlü’ne isyan etmek, dine karşı gelmektir ve bunlar en büyük şirk, en korkunç bid’attir(15). Ayrıca Hz. Peygamber’in “Evlerinizi mezarlık haline getirmeyin; kabrimi bayram yeri kılmayın. Bana salâvat getirin; çünkü salâvatınız nerede olursanız olunuz bana erişir” hadîsine göre, sevab umarak Hz. Peygamber’in kabrini daha ziyaret edip orada ibâdette bulunmak yasaktır; şirke vesile olur. Mezar ziyareti, aynı zamanda puta tapıcılığa da vesîle olabilir; çünkü puta tapıcılık mezar ziyaretinden çıktığı gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar da sırf bu yüzden sapılmışlardır. Mezarlar üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak ve saire de şirk ve ilhâda vesîle olan en kötü fiillerdir. Bu sebepten mezar ziyareti ve türbe yapımı, ne şekilde olursa olsun, kesinlikle yasaklanmalıdır. Böylece ölülere niyaz, tevessül, müneccimlere, kabirlere ve falcılara inanmak tamamen bid’attir.

Peygamber’in hâtırasını ta'zîz, hırka-i şerif, sakal-ı şerif ziyaretleri, bir bakıma Allah’tan başkasına tapmaktır; dolayı­sıyla şirktir. Delâil-i Hayrat okumak yasaktır; çünkü bu, Peygamber’e ibâ­det mahiyetindedir. Hz. Peygamber’e salâtü selâm getirilir; ancak bunu bir ibâdet hâline getirmemek, “Seyyidunâ ve Mevlâna” dememek şarttır. Bu sebepten makam ile ezan okumak, Ramazan, Cuma ve kandil gecele­rinde, ezandan önce veya sonra tesbîh çekmek ve dua etmek de bid’attir.
Vehhâbîler, bid’attir diye birçok mübah olan şeylere hücum etmiş­ler, yasaklamışlardır. Meselâ mevlîd toplantıları bunlardan biridir. Buna göre mevlîd okumak, okutmak, sünnet ve nafile namazları kılmak da Vehhâbîlerin yasakladıkları şeyler arasındadır
(16).

Nazar değmemesi için nazar boncuğa taşımak, muska takınmak, ağaç, taş ve benzer şeyleri kutlu saymak, Allah’tan başkası için kurban kesmek, Allah’tan başkası için adak adamak, belanın, hastalığın yok ol­ması, güzel görünmek vesaire için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri takınmak, sihir, büyü, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, sâlih kişi­lere, evliyaya saygı gösterip Allah’tan başkasından niyaz, dua ve yardım dilemek bid’attir, şirktir.

Vehhâbîlere göre, Allah’a şirk koşmanın gizli ve manevî olanı da vardır. Riya olarak namaz kılmak, sofuluk etmek bu nevîdendir; çünkü bu işler, Allah’tan başkasına gösteriş için yapılmaktadır. Bir kimsenin sâlih adam gibi görünerek menfaat sağlaması da şirktir. Dehre, havaya, rüzgâ­ra sövmek şirktir.

Camilerin süslenmesi kubbe ve minare yapılması, Hz. Peygamber zamanında olmadığı için bîd’attır. Ayrıca namazların yalnız kılınması da yasaklanmıştır. Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. “Namazı terk eden kimse kâfirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürted) hük­mü verilir.(17)” Namazın cemaatle kılınması mecburîdir. “Meşru bir özrü olmaksızın cemaatle namaz kılmayıp münferiden namaz kılanların Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâat'ten hariç Şiîlere teşbih olunması, şiddetle kötülenme­si ve suçlanması” ve cami imamlarının, namazların sonunda cemaatın teker teker yoklamasını yapıp ihmalde bulunanlara, üçüncü defa tekerrürü halinde ta'zîr cezasının verilmesi, Vehhâbîlerin davranışları arasındadır.

Tütün ve kahve içmek İbn Abdüvehhâb’a göre çirkin ve kötü şey­lerdendir. Sigara ağzın tadını bozar, çirkin koku sebebiyle soğan ve sarım­sağa benzer, üstelik insana da zararlıdır ve hiçbir faydası yoktur. Bu sebepten sigara veya nargile içenlere, sarhoşluk için olduğu gibi kırk değ­nek vurulur. Ancak Vehhâbîlerin bugün tütün ve nargile konusundaki yasağı sürdüremedikleri görülmektedir.

Vehhâbîlere göre, bir başka bid’at de delillerle ilgilidir. Onlara göre kesin delil Kur’ân'dır. Kütüb-ü Sitte denen altı hadîs kitabındaki dirayet ve rivayet yönünden sabit olan hadisler de delil olur. Şiîlerin, kelâmcıların, mutasavvıfların, ahlâkçıların dayandıkları hadîsler mutlak surette mevzu­dur, delil olamaz. Kur’ân ve hadîse dayanan icmâ ve ictihad muteberdir; başkası geçerli olmaz. Aklın delil olması söz konusu değildir. Kur’ân ve Sünnet zahirî anlamlarıyla değerlendirilir ve anlaşılır. Bu mânâda müteşâbihler de delildir; ancak zahiri ile ele alınır, ona göre mânâlandırılır. Bu işte aklı ve te'vîli işe karıştırmak bid’attir, küfürdür”.

Allah’ın zâtı ve sıfatlan ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm'de geçen âyetler, Vehhâbîlere göre, olduğu gibi alınmalı; ister muhkem ister müteşabih olsun, zahirlerine göre mânâlandırılmalıdır. Ümmet’in selefi, Allah’ın zât ve sıfatlarını bildiren müteşâbihleri te'vîle yanaşmamışlar ve onlar Allah’ın Kendini vasfettiği ve Resulü’nün de O’nu sıfatlandırdığı vasıfların varlığını temsil ve ta'tîle yanaşmaksızın kabul etmişlerdir. Te'vîl bid’at ehlinin işidir. İbn Abdilvehhâb’ın, Allah’ın zâtı ve sıfatları konusunda Ahmed İbn Hanbel’i taklîd ettiği aşikârdır. Müteşâbihlerin ve Allah’ın sıfatlarının, zahir mânâlarıyla olduğu gibi kabul edilmesi, Allah’ı cisimlen­dirmek demektir. Ehl-i Sünnet bilginleri, bu hususta Allah’ın sonradan olanlara benzemediğini ve dolayısıyla Allah’ın sıfatlarıyla ilgili müteşabih hükümlerin te'vîl edilmesinin, Allah’ı teşbih, tecsîm ve ta'tîlden tenzih için caiz ve hatta zarurî olduğunda birleşmişlerdir(18).

Görüldüğü gibi, Vehhâbîlerîn şirk olarak gördükleri bid’atlerden çoğu, aslında göreneklerden kaynaklanan ve dinin aslı ile ilgileri bulun­mayan davranışlardır. Bunların, insanların psikolojik dünyalarının tabiî bir tezahürü olarak görülmeleri gerekir. Öte yandan Vehhâbîlerin mezar zi­yaretine karşı çıkmaları, tamamen dayanaksızdır; çünkü Resülullah (s.a.s.), kabir ziyaretlerinde bulunduğu gibi, ashâb ve selef de, İslâm’ın başlangı­cından günümüze kadar kabirleri ziyaret etmişler ve ta'zimde bulunmuş­lardır. Elbette kabirleri tapınılacak makam hâline getirmek haramdır. An­cak unutulmamalıdır ki, İslâm'da “ameller niyetlere göredir.” Hiç kimsenin bir kabri ziyareti sırasında duyduğu huşu ve ta'zîmi, şirk olarak değerlendir­meye hakkı olmaması gerekir; çünkü ziyaret, İslâm'da, Allah adına yapılan bir iştir ve mü'minler de kime taptıklarını bilirler, vasıta ile gayeyi birbiri­ne karıştırmayacak derecede îmân salâbetine sahiptirler. Hâsılı dîne ve imâna, mü'minlerin masum davranışlarına onların gözüyle bakmak, her şeyden önce Kur’ân ve Sünnet’in esas aldığı gayeyi anlamamak ve insanlı­ğın dini olan İslâm’ı basit bir kabile dini haline sokmaktan başka ne ile izah olunabilir?

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki ::