HADİSÇİLERİN SÜNNET/HADİS TARİFİNDE YER ALAN "VASIF" KAVRAMI ÜZE

 

Yrd.Doç.Dr. Cemal AĞIRMAN[1]* 

Müslümanların hayatında müstesna bir yere sahip olan Sünnet Kur'an'dan sonra İslâm Hukukunun ikinci kaynağını teşkil eder[2][1]. Bu da Kur'anla beraber Sünnet'e de uymanın gerekli olduğunu göstermektedir. Haliyle bu konum Sünnet'in en doğru bir şekilde algılanma ve anlaşılmasını gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla doğrudan veya dolaylı olarak buna katkı sağlayacak her hususun değerlendirilmesi gerekir.

Bilindiği gibi Allah Teâlâ Peygambere itaatı[3][2] ve ona uymayı[4][3] emretmekte, ayrıca onu insanlığa "üsve-i hasene/güzel örnek"[5][4] olarak takdim etmektedir. Böylece sünnete uymak ve onu bir hayat standardı olarak ölçü almak, Allah'ın bir emri olmaktadır. Çünkü peygambere itaat emrinin anlamı ve bu emre uymanın yolu budur.

Bu gerçek apaçık ortada iken hadisçilerin sünnete yaptıkları tarifte[6][5] "yaratılış vasfı"na yer vermelerinin sebebi ne olabilir sorusu akla gelmektedir. Çünkü yaratılış vasfı irade dahilinde uyulacak veya örnek alınacak bir husus değildir. Bu sebeple tarifte yer almasının sebebini yorumlamak ileride de görüleceği gibi gerçekten güç gözükmektedir. Belki de bununla, bir yandan tevhîdi korumaya yardımcı olması hedeflenmiş, diğer yandan da -kanaatimizce- sünnetin algılanma ve anlaşılmasında önemli bir katkı sağlanmıştır.

Sünnet uyulması gereken şer'î bir kaynak, dinî bir yol, bir yaşam modeli olduğuna göre, bu durumda gerçekten Hz. Peygamber'e izafe edilen her şey sünnet midir? Eğer böyle ise bu durumda yaratılış vasfına sünnet denir mi? Denirse bu tür bir sünnete nasıl uyulacaktır? Denmezse neden tarif kapsamına alınmıştır? Yoksa sünnete uymaya dolaylı olarak bir katkısı mi vardır? Bu tür bir sünneti Kur'an'dan temellendirmek mümkün müdür? Makalemizde bütün bu sorulara cevap bulmaya ve tarifte yer alan "yaratılış vasfı"nı yorumlamaya çalışacağız.

Öncelikle hadis ve sünnet kavramlarının sözlük ve terim açısından ne anlama geldiklerini belirtmemiz gerekir. Ancak her iki kavramın da sözlük anlamlarından ziyade terim manaları üzerinde duracağız.

Hadîs sözcüğü veya fiilinden[7][6]; yahut da "tahdîs" mastarından türemiş bir isimdir[8][7]. den türemiş olması durumunda manası "kadîm(eskin)"in zıddı olan "cedîd(yeni)" demektir[9][8]. Bu mana Kur'an'a nisbetle verilmiştir[10][9]. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kelâmıdır; Kelâmullah da Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah'ın sıfatları ise kadîmdir. Bu durumda Kur'ân-ı Kerîm her yönüyle kadîm olmaktadir[11][10]. Nebevî hadîsin lafzı Resûl-i Ekrem'in kelamındandır. Nebî (s.a.) ise mahluktur, sonradan yaratılmıştır. Sonradan gelenin sıfatı da "yeni" olmaktadır[12][11].

"Hadîs" kelimesinin den türetilmiş olması durumunda, "kelamın kendisiyle konuşulan ses" veya "yazı olarak nakledilen söz", yani "haber" anlamı kastedilir[13][12].

Kur'an'da hadis kelimesi bizzat Kur'ân'ın kendisi kastedilerek[14][13] "söz" veya "haber"[15][14];  müştakları[16][15]  da "haber ver"[17][16], "tebliğ et"[18][17] anlamında kullanılmıştır. Hz. Peygamber de "hadîs" kelimesini bizzat kendi sözü hakkında kullanmıştır[19][18]. Kelime, "hadîsün nebeviyyun" şeklinde peygambere nisbet edildiği zaman bununla nübüvvetten sonra Hz.Peygamber'den "söz, fiil ve takrîr olarak nakledilen şey" kastedilir[20][19]. Diğer yandan hadis kelimesinin ifade ettiği mana için "haber"[21][20] ve "eser" kelimeleri de kullanılmıştır[22][21].

Sünnet de en özlü bir ifade ile; -güzel olsun çirkin olsun- "yaşayış tarzı(sîret), yol, gidişat" demektir[23][22]. Bu mânâyı Hz.Peygamber'in "İslamiyette iyi bir çığır açanın kendi sevabını aldıktan sonra kendisinden sonra o yolda yürüyenlerin, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden aldıkları sevap kadar kendisine sevap vardır. Yine İslamiyette kötü bir çığır açanın kendi günahını aldıktan sonra kendisinden sonra o yolda yürüyenlerin, günahlarından hiç bir şey eksilmeden aldıkları günah kadar kendisine günah vardır" [24][23] hadisinden almaktadır. Sünnet sözcüğü "huy, seciyye, usûl, adet, tarz"[25][24] anlamına da gelir.

Hadis ve sünnet sözcüklerinin terim olarak ifade ettikleri manalarda bazı farklılıklar bulunmakla beraber hadisçiler nezdinde -özellikle müteahhirîn muhaddislerince[26][25]- biri diğerinin yerinde kullanılan iki kelime olduğu kabul edilmektedir[27][26]. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, bir terim olarak hadis ve sünnet ifadelerinden bir sözün, bir fiilin, bir takrîrin veya bir sıfatın Resûl-i Ekrem'e izafesi anlaşılmaktadır[28][27]. Fakat tarihi asıllarına inildiğinde lügat ve ıstılah bakımından aralarında bir takım ince farkların bulunduğu da bir gerçektir[29][28]. Bazı ıstılah alimleri hadisi bizzat bu şekilde tarif ederken[30][29], diğer bazıları "haber" ve "eser"i de bu şekilde tarif etmişlerdir[31][30]. Bu durumda ıstılahçılara göre; sünnet, hadis, haber ve eser aynı anlama gelmektedir[32][31].

Hadis ve sünnet gaye ve ilgi alanlarına göre İslâm âlimlerinin ıstılahında farklı mânâlarda kullanılmış, ilmî branşların hedefledikleri amaç ve icra ettikleri fonksiyona göre tarif edilmiştir. Bunları usûlcülerin, fıkıhçıların, kelamcıların ve hadisçilerin tarifi olmak üzere dört ana grupta ele almak mümkündür.

Kitap, Sünnet, icma, kıyas... gibi şer‘î hükme delil olma sıralaması içinde hadis/sünnet, dinin kaynaklarından biri olup derece bakımından Kitap'tan sonra gelmekte[33][32] ve fıkıh usûlcülerinin  ıstılahında şöyle tarif edilmektedir: "Kur'an'dan ayrı olarak -şer‘î delil olmaya uygun olması açısından- Hz. Peygamber'den sadır olan söz, fiil ve takrîrlerdir"[34][33].

Bazıları hadisi, "söz  ve fiil  olarak peygambere izafe edilen şey"[35][34] olarak tarif etmiş, "takrîr"  ve"vasf" a yer vermemiştir[36][35]. Bu şekilde yapılan tarifin yorumunda takrîr ve irâdî ahvâlin/ahlâkî vasfın aslında fiile dahil olduğu belirtilmiştir[37][36]. Çünkü ahlâkî sıfat normalde bir davranış biçimi olmaktadır. Dolayısıyla usûlcüler hadisçiler gibi ahlakî vasıf gibi bir ayırıma gitmezler[38][37].

Bazı müteahhirûn Hanefî uleması sahabenin söz ve fiillerini sünnete dahil etmişlerdir. Ancak mutekaddimûn Hanefilerin tamamı ve müteahhirûnun çoğu sünneti Resûl-i Ekrem'den sadır olanlara hasrederler[39][38]. Çünkü usûlcüler sünneti sadece teşrî kaynağı olarak ele almakta, tariflerini de bu esasa göre yapmaktadırlar. Teşrî de peygamberden sabit olan söz, fiil ve takrîrleri kapsar.

Fıkıh usûlü eserleri[40][39] ile fıkıh/furû‘ kitaplarında yer alan sünnet kavramı[41][40] anlamca birbirinden farklıdır.

Fıkıhçılara göre farz, vacip, sünnet... sıralaması içinde sünnet, dinde yapılması kesin olarak istenmemiş olmakla beraber tercih ve teşvik edilmiş olan davranış ve iş demektir[42][41]. Bu durumda sünnet farz ve vacip olmaksızın Peygamber (s.a.)'den sadır olan her şeyi ifade eder.

Fukaha sünneti daha çok hükümle tarif eder. Çünkü onların maksadı hükümdür[43][42]. Şumünnî  sünneti, "Peygamber'in (s.a.) sözü veya fiili ile sabit olup vacip ve müstehap olmayan şeydir" diye tarif etmştir[44][43]. Lakin bu tarif sünnetin mutlak tarifidir[45][44]. Müstehabın kapsam dışı tutularak yapılan bu tanım yukarıdaki hüküm sıralamasına göre yapılmıştır. Çünkü genel manada Sünnet aslında müstehabı da kapsar. Nitekim bazı fıkıhçılar sünneti "farz veya vacip olmaksızın tatavvu olarak Hz. Peygamber'in devamlı olarak yaptığı sabit olan fiildir"[46][45] şeklinde tanımlamışlardır. Bu tanım sözlü sünneti içermiyor. Halbuki Hz. Peygamber'in, farz ve vacip olarak değil de müstehap olarak güzel bir hasletle sıfatlanmaya veya fiil olarak bir davranışı eda etmeye teşvik eden sözleri de Sünnet'in genel kapsamı içindedir. Yani teşvikte söz konusu edilen sıfatla sıfatlanmak veya davranışı eda etmek, sünnet olmaktadır. Bu durumda fıkhî manalara nisbetle sünnet; "mendub, müstehap, tatavvu, nafile, rağbet edilen şeyler"in müradifi olmaktadır[47][46]. Sünnetin "yapılması kesin olarak emredilmeyen, isteyerek yapılan matlup fiil"[48][47] şeklindeki tanımı, bu kavramlarla ifade edilmek istenen bütün davranışları kapsar. Bu tarife göre mübah sünnet kapsamı dışındadır; çünkü mübahta talep yoktur. Haram ve mekruh da bu kapsamın dışındadır; çünkü onlardaki talep sakınma talebidir, husule gelmeleri değildir. Vacip kapsamına giren fiiller de bu tarifin dışındadır; çünkü sünnet kapsamına giren fiillerde talep kesin değildir[49][48]. Fıkıhçılara göre sünnet; "faili övülen, terkedeni cezalandırılmayan fiil" olarak da ifade edilmiştir[50][49].



* Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

[2][1]Msl. bk. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin)..."  [en-Nisâ (4) 59]. "Size sıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah'ın kitabı ve Nebîsinin sünneti" [Muvatta', Kader 3; Hâkim, Müstedrek, I, 93; İbn Abdilber, el-Câmi', II, 134, 221. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84; Ahmed b. Hanbel, III, 26].

[3][2]Âl-i İmrân (3) 32, 132; en-Nisâ (4) 59; el-Mâide (5) 92; vdğ.

[4][3]Âl-i İmrân (3) 31; el-A'râf (7) 158.

[5][4]el-Ahzâb (33) 21.

[6][5]Sünnetin tercih edilen en geniş tarifi; "söz, fiil, takrîr, yaratılış veya ahlâkla ilgili sıfat olarak peygambere (veya sahâbe ve tabiîne) izafe edilen her şey" olarak yapılan tariftir [Bk. Itr, Menhec, s. 27; Çakan, Hadîs Usûlü, s. 25; Accâc, es-Sünne, s. 22].

[7][6]İbn Manzûr, Lisân, II, 131, 133; Müncid, s. 121.

[8][7]Ebu'l-Bekâ, Külliyat, s 370. Ebu'l-Bekâ, hadîsin haber vermek manasına gelen tahdîs mastarından bir isim olduğunu, sonraları Resûlüllah'a nisbet edilen bir söze veya fiile yahut bir takrîre hadis dendiğini belirtmektedir. Bk. a.y.

[9][8]İbn Manzûr,

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !