esenbey@live.de

4/6/2009 · Kategori: TEFSIR ILMI

HZ.PEYGAMBERİN KUR’AN’I TEFSİR METODU -2-


 İbn Huzeyme bir başka yerde şöyle diyor:
   “
Teala’nın : “…ak iplik kara iplikten size seçilinceye kadar…”(Bakara 187) ayetinde, “hayt=iplik” ismi, gündüzün beyazı ve gecenin karanlığı hakkında vaki olmuştur. Bil ki, Araplar, haytın bu manasına aşina değillerdi. Teala Kitabını Arapların diliyle indirmiştir, yoksa (Arapların) manalarıyla indirmemiştir. “Hayt” dilleridir, bu ismi, gündüzün beyazı ve gecenin siyahlığı için kullanmak keyfiyeti, Resulullah kendilerine bildirmeden önce, onların anladığı bir şey değildi.

   Kanaatimizce İbn Huzeyme’nin bu sözü izaha muhtaçtır. Şöyle ki: Arapçanın lafzı ile manasını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kur’anın lafzının manaları, normal olarak, o kelimelerin Arapça’da ifade ettiği manalardır. Anlaşılan, İbn Huzeyme şunu kasdediyor: Arapça’da mevcut bazı lafızları Kur’an-ı Kerim, lügavi (konuşulan dile ait) manalardan şer’i manalara nakletmiştir (salat, zekat, münafık gibi). Bu takdirde bu söze, itiraz edilemez.

   Et-Taberi: “Böylece Kur’anda varid (söylenen) olan müphem (belirsiz) kelimelerin hükmünü, kıyasla müfesser (açıklanmış) olana irca (geri çevirme) etmek caiz değildir. Lakin vacip olan, her biri hakkında tenzilin zahirinin muhtemil olacağı şekilde hükm etmektir. Meğer ki bunlardan bir kısmı hakkında, Resulden zahir hükmü batın hükme ihale eden bir haber varid olmuş olsun. Bu takdirde onun hükmüne teslim olmak vaciptir. Zira
’ın muradını açıklayan odur.”

   Et-Taberi, tefsirinin birçok yerinde, ayetleri izah ederken kendisinin daha mütemayil (taraftar) olduğu re’yi (görüş), Hz.Peygamberden gelen bir haber dolayısıyla terk ettiğini ifade eder. Mesela, “İçinizden kim dininden dönerse
… Kendisinin onları seveceği, onların da Kendisini seveceği bir topluluk getirir…”(Maide-54) ayetinin tefsirinde “…Resulden haber varid olmasaydı, bu kavm, Ebu Bekir ve bera

2. Kur’anın Tefsire Muhtaç Olan ve Olmayan Ayetleri:

berinde olanlar derdim… Fakat Resulün hadisi dolayısıyla bu kavli terk ettik. Zira
Teala’nın vahyinde ve Kitabının ayetlerinin te’vilinde, (görünen manası dışında yorumlama) beyanın ma’dini (aslı) Peygamber (sav)dir.” 


   Umumi bir hüküm olarak, Kur’an-ı Kerimin tefsir edilmesinin zaruri olduğunu izaha çalıştır. Bizzat Peygamberimizin, Kitabı açıklama işi ile tavzif (vazifelendirilme) edildiğini gördük. Fakat bu hiçbir zaman, Kur’anın bütününün veya ekserisinin Hz.Peygamber (sav) tarafından kati bir surette tefsire kavuşturulmuş olduğu manasına gelmez. Bu mevzuda Taberi’nin fikri ve tasnifi genel olarak ilim ehli tarafından hüsn-ü kabul görmüştür. Onun fikirlerini şöyle özetleyebiliriz:
   Kur’anın bir kısmının te’vilini Cenab-ı Hakdan başkası bilemez. Bunların ilmini
Zatına mahsus kılmıştır. Kıyametin vakti, nefh-i sur, (sura üflenmesi) Hz.İsa’nın nüzulü ve bunlar gibi… Hiç kimse bunların vakti hakkında bir şey bilemez. Yalnız şartlarına dair haberler gelmiştir. Hz.Peygamber bu mevzularda bir şey söylediğinde sadece şartlarını söyler, vaktini tahdid (tayin ve tespit) etmezdi. Deccal mevzuu da bunlardan biridir. Bunları Hz.Peygamber’de günü gününe, senesi senesine bilmiyordu. Ancak Cenab-ı Hak, bu kabil hadiselerin delillerini ve şartlarını ona bildiriyordu.
   Kur’anın bir kısmının te’vilini ise, nazil olduğu lisanı bilen herkes anlar. Fakat Arapça’ya vakıf olan insanlar, nihayet kelimelerin lisanda hangi manalara geldiğini bilirler, yahut bazı özel sıfatlarla tavsif edilen mevsufları (belirtilen) anlayabilirler. Yoksa bu kelimelerle murad edilen birtakım gerekli hükümleri ve durumları kolay kolay anlayamazlar. Zira böylesi bilgileri Cenab-ı
Peygamber’ine mahsus kılmıştır. Onun beyanı olmadıkça, bunlar idrak edilemezler. Mesela: “Onlara: ‘Yeryüzünde fesad çıkarmayınız’ denilince: ‘Biz sadece muslihler, düzeltmek için çalışanlarız’ derler. Biliniz ki onlar müfsitlerin (bozguncu) ta kendileridir, fakat bunu bilmiyorlar.” (bakara 11-12)  ayetini işitince lisan ehli bilir ki ifsad zararlıdır, terk edilmesi gerekir; ıslah ise faydalıdır, yapılması gerekir. Ancak ’ın ifsad ve ıslah saydığı mefhumları (ifade edilen mana) bilemez.
   Bilmeyi yalnız Zatına tahsis ettiği hususları ise,
’dan başkası bilemez.
   Buna benzer bir tasnif de Muhammed b.el-Heysem’den nakl edilir:
   “Kur’an içinde Cenab-ı Hakkın, ilmini zatına tahsis ettiği hususların olduğunu ve bizim için bunların vakıf olmaya yol bulunmadığını inkar etmem. Bu kısmında emir ve nehiy olarak biz kullara herhangi bir şey terettüp(gerekme) etmez. Cenab-ı Hak, onlara inanmak ve cümleten teslim olmakla kulluğumuzu ortaya koymak istemiştir.”
   Alimlerin fikirlerini nazarı itibara alırsak, Kur’anı Kerimin ayetlerini, anlaşılması itibariyle şöyle sınıflandırabiliriz:
a)   İlmi
’a mahsus olanlar.
b)İlmi yine vahiy ile Hz.Peygamber’e tahsis edilmiş olan ayetler. Bunlar genellikle ibadetlere ve ameli hükümlere, bir kısım mugayyabata (görünmez, gayb)dair mücmel (kısa, öz halde) ayetlerdir. Bu emir ve hükümler Kur’anda varid (söylenen) olmuş ise de, ne şekilde ifa edileceği bildirilmemiştir. Hz.Peygamber’in beyanı olmaksızın, bunlardan ilahi muradı anlamak imkansızdır. Meselea Kur’anda sarih (açık) bir şekilde “namaz kılın” emri vardır. Müphem (belirsiz) olarak vakitlerine de işaret edilmiştir. Fakat Arap dilinde “dua etmek” ve “uyluk kemiklerini hareket ettirmek” manasına gelen “salat”dan, Cenab-ı Hakkın muradını ancak Hz.Peygamberin beyanı ve tatbikatıyla anlamamız mümkün olmuştur.
İşte lügaten –biri kalb ve lisan işi olan duaya, diğeri de bir hareket-i bedeniye işi olan fi’l-i mahsus- iki manaya gelen salat kelimesi şer’an Hz.Peygamberimizden görülegeldiği üzere kalbi, lisani, bedeni ef’al (amel) ve erkan-ı mahsusadan (hususi rükunlar) mürekkep (meydana gelen), gayet muntazam bir kamil ibadetin ismi olmuştur ki, necasetten taharet, hadesten taharet, setr-i avret, vakit,niyet, istikbal-i kıble namıyla altısı dışından başlayan şart; iftitah tekbiri,kıyam,kıraat,rüku, sücud, teşehhüd (oturma hali) miktardı ka’de-i ahire (son oturuş) namıyla içinde yapılan altıda rükun olmak üzere on iki farz; Fatiha, zamm-ı süre, tadil-i erkan, ka’de-i ula(birinci oturuş) vs. gibi bir takım vacipleri, bunlardan bşaka bir çok sünnetleri, müstehabları (sevilen, sevap kazandıran işler), edepleri, mekruhatı ve müfsidatı, sonra beş vakit ve Cuma gibi farz, vitir ve bayram gibi vacip ve diğer sünnet-i müekkede (sürekli yapılan ibadet) ve gayr-ı müekkede nevafil (nafile) olam üzere enva (çeşitli) ve aksamı vardır ki beyanı fıkıh kitaplarında vardır.”
   Zikredilen misalde olduğu gibi, ibadet ve muamelata (muameleler, işlemler) dair bütün ahkam ayetlerini Peygamberimiz hakkıyla tefsir ve beyan etmiş, teferruatlarına varıncaya kadar anlatmıştır. Mevzulara göre tasnif edilmiş hadis mecmuaları, bu ayetlerin geniş bir tefsirinden başka bir şey değildir. Ayrıca nasih (nesh eden değiştiren) ve mensuh (hükmü kaldırılmış), emirlerin kat’i şekli, tergib (ragbet ettirme) ve terhib (korkutma) babından olan ayetlerde de murad-ı ilahiye, hadislerle hüküm verilir.
   İlmi Hz.Peygamber’e mahsus ayetler, sadece ibadet ve ahkama ait olan ayetler değildir. Bazı mugayyebata (gayb, bilinmeyen), bir takım uhrevi ahvale (haller) ahbar (haberler) ve kısasa dair tafsilat da bu cümledendir.
İşte ilmi kendisine mahsus kılınan ayetleri ve bu ayetlerden-insanlara ulaştırmakla mükellef olduğu ilahi muradı, Peygamberimiz beyan etmiştir. Bu hükmün haricinde kalan hususlarda çeşitli vesilelerle açıkladığı ayetler olduğu gibi, tefsir etmediği ayetler de olmuştur. Bir kısım ayetleri açıklamaya dönük izahları olmuş ise de, bunları ayetin kat’i tefsiridir diye tevkifi (alıkoyma) bir tarzda söylememiştir. Muhatabın durumuna göre bazen lazımını (gerekli olanı), bazen semeresini (netice) gösterir tarzda beyan etmiştir.
   Böylece muayyen bir seviyeye ve muayyen (sınırlı) bir asra değil de, kıyamete kadar gelecek bütün zamanlardaki bütün insanlara hitap eden umumi bir irşad kitabı olan Kur’andan, her asır ve her insan, kalbi ve fikri hayatını tatmin edecek manaları anlama imkanına kavuşmuştur. Bu bazılarının zannettiği gibi Jur’an için bir nakisa (eksiklik) değil, bilakis gayesinin lazımıdır ve mucizevi taraflarından biridir. Bazı tariflere göre müteşabih (aralarında benzerlik bulunan) sayılan ayetlerin te’vilini, Cenab-ı Hak belki de Peygamberimize bildirmiştir. Fakat bu hususlarda Peygamberimizin kat’i beyanlarda bulunmayışı, insanların Kur’anı Kerimin ayetlerini bizzat teemmül ve tedebbür (düşünme ve fikir üretme) etmeleri, tefekkür hürriyetini temin gayelerine dönüktür.
   Bunlardan başka Kitapta ve sünette varid olmayan, bilmemekte zarar, bilmekte ise ameli bir fayda bulunmayan hususlarda vardır. Sahabiler bunları sormamışlardır. İbn Abbas’dan rivayet edilen bir söze göre: “Hz.Peygamberin ashabı, sadece kendilerine faydası olan meseleleri sorarlardı.” Fakat birtakım basit zihinler, lüzumsuz şeyleri kurcalamış, eski tefsirlerin bazısı, lüzumsus bir konuda bir yığın kavillerle (sözlerle) doldurulmuştur. Mesela el-Bakara suresinin 73. Ayetinin tefsirinde “Buzağının hangi uzvuyla maktule (öldürülmüş) vurulduğu” Hud suresinin 40.ayetinin tefsirinde Hz.Nuh ile beraber gemiye binenlerin kaç kişi olduğu meseleleri gibi. Taberi gibi bazı müfessirler ise bu kabil meseleleri istemeyerek, bazen de tenkid ederek nakl etmişlerdir.
c)Kur’anın bir kısım ayetlerini anlamak, onun ayet ayet nüzülüne şahit olan ayetlerin fiiliyle ve kavliyle tefsirini yapan Peygamberimize müsahabet (birlikte bulunma) eden sahabenin beyanına mütevakkıftır. (bağlıdır) Bu kısma daha çok, nüzul sebepleri dahildir. Nüzul sebeplerine dair rivayetler zahiren ashaba mevkuf olsa da, hükmen merfu (Hz.Peygamberin söz, fiil ve takrirleri olduklarına hükmetmek) sayılıralr.
ç) Ulemanın tefisr etmeye muktedir olduğu ayetler. Resulullah Kur’anın mühim kısımlarını açıklamakla beraber, alimlerin içtihadlarıyla istinbat (dolaylı olarak anlama) edecekleri hükümler ve nüfuz-u nazarlarıyla keşf edecekleri incelikleri çoklukla bulunmaktadır. İlimde rüsuh (ilimde geniş bilgi sahibi olma) kazanmayan bazı kimselere göre tenakuz (çelişki) ve ayetler arasında ihtilaf (ayrılık) zannedilen hususların hakikatini beyan etme işi de bu kısma dahildir.
           d) Arap lisanına aşina olan he insanın derecesine göre anlayacağı hususlar.

3. Mikdar itibariyle Hz.Peygamber’in tefsiri:
   Peygamberimizin Kur’anın ne kadarını izah ettiği mevzuunda ihtilaf edilmiştir. “Kur’anın bütün ayetlerini, yahut tamamına yakın ekseriyetini beyan etmiştir.” diyenler olduğu gibi, “tefsir ettiği ayetler sayılacak kadar azdır.” diyenler de olmuştur. Bu hususta kati bir delil bulunmadığından, ayrıca haberlerin sıhhati için ileri sürülen şartlar farklı olduğundan  (mesela, bilhassa tefsir sahasında sayısı çok olan mürsel (tabiinin sahabeden işiterek, sahabeyi atlayıp direk Peygambere isnad ederek rivayet ettikleri hadisler) haberler, bazıları indinde sahih sayılırken, bazılarınca ihticaca (delil gösterme) salih olmayan zayıf haberler cümlesinden sayılmaktadır) ve bu sahada, geniş çerçeveli müstakil bir araştırma yapılmadığından, bu mesele hakkında fikir beyan edenler, umumi prensiplerden ve birtakım ipuçlarından hareket ederek hüküm çıkarmışlardır. Gelecek sahifelerde, bu iki aşırı görüşün delillerini tahlil edeceğiz. Dağınıklığa meydan vermemek maksadıyla, her delili zikrettikten sonra, münakaşasınıda birlikte yapacağız. Fakat daha önce, bir mevzuya dair Hz.Aişe’nin sözünü inceledikten sonra her iki tarafın iddialarını tahlil edeceğiz.
a)   Hz.Peygamberin tefsir ettiği miktar hakkında Hz.Aişe’nin sözü:
                  “Peygamber (sav) Cebrail’in kendisine öğrettiği, sayılabilecek kadar sınırlı ayet haricinde, Kur’andan bir şey tefsir etmezdi.” (Taberi)
   Bu hadisin isnadı hakkında cereyan etmiş olan münakaşaların ve sahih olmak kaydı ile manasını yorumlamaya dair fikirlerin özünü belirtmemiz gerekiyor.
   Et-Taberi hadisin senedindeki Cafer b.Muhammed ez-Zübeyri’nin hadis ehli arasında bulunmadığını söyler. İbn Kesir: “Bu hadis münkerdir (zayıf olan bir ravinin, güvenlir ravilere muhalif olarak rivayet ettiği ve bu rivayetiyle tek kaldığı hadis) kabul edilmeyen) ve garibdir. (metin veya isnad yönünden tek kalmış yahut benzeri, başka raviler tarafından rivayet edilmemiş hadis). İsnaddaki Cafer b.Muhammed hakkında el-Buhari: “Hadisinde mutabeat (tabi olma) edilmez.” Hafız Ebu’l-Feth el-Ezdi de: “Munkeru’l hadis olduğunu söyler. Ahmed Muhammed Şakir ise: “uzun tahkiki neticesinde, cerh ve tadil (ravinin, adalet ve zabt sıfatlarını tam olarak taşımadığının tespit edilip ortaya konulması)  ulemasının çoğunun bu şahsı sika (adalet ve zabt sıfatlarını tam olarak taşıyan ravi) saydıklarını belirterek, tevsik (vesikaya dayanma) edilmesini tercih eder.
   Et-Taberi, Aişe hadisini rivayet ettikten sonra öz olarak şunu ifade eder: “Bu hadis bizim iddiamızı takviye eder. Zira biz, Kur’anın bir kısmı ancak Hz.Peygamberin beyanı ile anlaşılabilir diyoruz. Emir ve nehye, helal ve harama, hadlere ve farzlara dair mücmel (öz halde) ayetlerin tafsil edilmesi, tenzilin zahirinde mücmel olan sair şeriatın manalarının açıklanması bu cümledendir. Bunların tafsilat ve hükmü Resulün lisanı üzere ‘
indinden varid olmadıkça bilinmez. Cenab-ı Hak bunları yine vahiy tarikiyle, Cibril yahut dilediği bir başka elçisi ile, Resulune bldirir. İşte Cibril’in talimi ile, Hz.Peygamberin ashabına beyan ettiği ayetler bunlardır. Ve şüphesiz ki, bunlar sayılabilecek kadardır.
   Mezkur Aişe hadisinden murad, bazı anlayışsızların kuruntuları gibi, Resulullahın hiç denecek kadar az tefsirde bulunduğu olsaydı, kendisine indirilen Kur’an sanki kendisinin açıklaması için değil de, manasını ve izahını başkasına bırakması için nazil olmuş olurdu. Cenab-ı Hak, Resulüne, kensine inzal ettiğini, insanlara tebliğ ve teybin etmesini emretmiştir. Resulullahın da bu emri yerine getirdiği sabittir.
   Abdullah b.Mesud’un hadisinde, Peygamberin Kur’anı, manaları ve amel edilecek hükümleriyle açıkladığı sahih olarak rivayet edilmiştir. Bütün bunlar, zikredilen iddianın cehalete dayandığını gösterir. Diğer taraftan hadisin senedi, Cafer b.Muhammed sebebiyle illetlidir (zahirde sahih görünen hadisi za’fa uğratan anlaşılması güç, gizli bir kusur veya sebepten ibaret). Tabiinden tefsirden uzak duranlar, fetvadan kaçınanlar gibidir. Onlar Cenab-ı Hakkın Resulü ile dinin ikmal ettiğini, her hadisede nass ile hayut delaletle bir hükmü bulunduğunu ikrar ediyorlardı. Kaçınmaları o mevzularda Cenab-ı Hakkın hükmü olduğunu inkar etmekten değildi. İçtihadlarının, ulemaya yüklenen dereceye ulaşamamasından korkuyorlardı. Tefsirden ictinab edenler de, tevilin ulemaya kapalı olmasından değil, sözlerinde isabet edememe endişesinden idi.”
   Kitabu-l Mebani sahibi Aişe hadisini şöyle değerlendirir:
   “Hz.Peygamberin, Cibril’den öğrenmeye muhtaç olduğu ayetler vardı. Zira o, Resulullahın müşahade etmediği ahvali müşahade ediyordu. Bize göre Resulullah, kendi indinden çok az tefsir etmiştir.” Bu zat daha sonra ashabın, vahyin nüzülünü müşahade ettiklerini ve lisana vakıf olduklarını zikrederek, bu sebepleonların çok az ayetin tefsirine muhtaç olduklarını, bunların da şer’i ahkamın icmal edildiği ve izahı Peygamberin beyanına mütevakkıf (bağlı) olan ayetler olduğunu söyler.
   İbn Atiyye : “Bu hadisin manası Kur’anın mugayyebatı, (gabya dair) mücmelinin tefsiri ve emsali gibi
bildirmedikçe bilinmesine yol olmayan husulardadır.” diyerek, Resulullahın az tefsir etmesini, bu sahalara tahsis eder.
   İbn Kesir de et-Taberi gib, Aişe hadisinde geçen “az ayetlerin”, ancak
’ın tevfikiyle (yardımıyla) malum olacak ayetler olduğunu kabul eder ve : “Şayet hadis sahih ise; sahih manası budur” der.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »