esenbey@live.de

1/9/2009 ·

İslamın Kadına Bakışı ve Kadının Toplumsal Konumu Çerçevesinde -

İslam tarihinde, asırlardır hiç bitmeyen  tartışma konularından biri, kadının İslama göre konumu ve  haklarıdır. Bu tartışmalar günümüzde de, kadının eğitim-öğretim hakkının olup olmaması, kadının yöneticilik yapıp yapamayacağı, mirasta erkeğin yarı hissesini alması, boşanma hakkının olup olmaması, şahitliği, dövülmesi...vb. konular çerçevesinde devam etmekte ve   tazeliğini korumaktadır.

            Ne yazık ki, ne, İslamî dünya görüşüne sahip insanlar –bir çok konuda olduğu gibi-  İslamın kadına bakışı ve kadının toplumsal konumunu İslamî dünya görüşü bütünlüğü içinde doğru dürüst insanlara  aktarabildiler ve ne de,  İslamî dünya görüşünü kabul etmeyen ve buna muhalif olan insanlar, bu meseleyi  doğru anlamak için gerçek bir çaba sarfettiler! Başka bir şekilde ifade edecek olursak İslamî  dünya görüşünü kabul etmeyen insanlar bu meseleyi, İslamı karalama ve  ona saldırmak  için bir bahane yaptılar; İslamî dünya görüşüne sahip insanlar da sürekli savunma psikolojisi içinde hareket ettiler.

            Biz, bu tartışma konuları içinde  meselenin en önemli yönünü teşkil eden kadınlarla ilgili hadisler ve bunların yorumu etrafında  ortaya konan düşünceleri  ele alacağız.

            Kadınlarla ilgili hadisler konusunda,  İslami dünya görüşünü kabul  etmeyen ve buna muhalif olan insanlar tarafından  yazılan kitaplardan en çok bilineni ve rağbet göreni, İlhan Ersel’in  -iki ayrı yayınevi tarafından basılan- “Şeriat ve Kadın” adlı kitabıdır.

            İlhan Arsel’in kitabı, yazarının konuya olan yabancılığı bir yana, sistemsiz, karma karışık ve tamamen karalama ve mahkum etmeyi hedefleyen, hiçbir zaman “anlama” çabası olmayan bir kitaptır. Böyle olmasına rağmen, ne yazık ki, kitap geniş kitleler tarafından okunmuş, bir çok konudaki iddialar için esas alınmış ve ısrarla tavsiye edilmiştir. Dahası, İslami çevreler tarafından bu kitaptaki düşüncelerin, iddiaların ve çarpıtmaların  içyüzü ile ilgili, doğruları ortaya koyacak ve insanları aydınlatacak  müstakil herhangi bir kitap da yazılmamıştır.

            İslami hassasiyeti olan insanlar tarafından bu konuda tatminkar  herhangi bir kitap yazılmadığı gibi son zamanlarda, ilahiyatçılar  tarafından hazırlanan ve  doğrudan Arsel’in kitabına cevap vermek gibi bir amacı olmayan   iki eser, konuyu daha da içinden çıkılmaz hale sokmuş bulunmaktadır.

            Bunlardan biri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Hidayet Şefkatli Tuksal tarafından hazırlanan  ve “Kadın Karşıtı  Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri”[1] adını taşıyan doktora tezidir. İkinci eser ise, -şu anda Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi olduğu anlaşılan-   Ali Osman Ateş’in, “Hadis Temelli Kalıp Yargılarda KADIN”[2]  adlı eseridir.

            Ne yazık ki, her iki eser de,  bu konudaki  hadisleri, 14 asırlık  sahih İslami gelenek içinde oluşan hadis metodolojisini  ve  İslami  terminolojiyi kullanarak doğru bir şekilde anlamak, yorumlamak ve bunlardan hüküm çıkarmakta hiç de başarılı olamamışlardır.

            Tuksal’ın eseri, peşinen, “hadisleri dinin ikinci kaynağı olarak kabul etmeme, büyük bir kısmını uydurma kabul etme” temel tezine dayandığı  ve modernist bakış açısını yansıttığı için  konumuzun dışındadır. Burada ele alacağımız eser, Ali Osman Ateş’in, -İslami dünya görüşüne sahip insanların sıhhatli muhakeme melekelerini her geçen gün nasıl kaybettiklerinin ve çağımızın  hakim görüşlerinden nasıl etkilendiklerinin apaçık bir göstergesi  olan-  “Hadis Temelli Kalıp Yargılarda KADIN” adlı kitabıdır.

           SAMİMİ  NİYET, YANLIŞ  METOD

            Her şeyden önce kitabın yazarı Sayın  Ali Osman Ateş’i kutluyorum. İyi niyetine, samimiyetine ve bu kitabı, İslamı ve İslami değerleri savunmak, Kitap ve Sünneti,  onlara yöneltilen saldırılardan ve suçlamalardan temize çıkarmak için yazıp, göz nuru döktüğüne de kesinlikle inanıyorum; ama, bunu yapmak için seçtiği usulü ve takip ettiği metodu, meselelere yaklaşım tarzını ve temel mantığını yanlış buluyorum.

            İslami dünya görüşüne mensup ve İslami hassasiyeti olan herkesin, hepimizin, bu konularda gerekli titizliği göstermesi ve elinden geleni yapması gerektiğini söylemek bile abes...Fakat, bunu yaparken, 14 asırlık sahih İslami geleneği atlayarak veya bu geleneği yok farzederek, bu geleneğe ait, her ilmin kendi  –olmazsa olmaz- metodolojisini ve bunlara ait terminolojiyi kullanmadan  yola çıkarsak, -amiyane tabirle- bindiğimiz dalı kesmiş oluruz. Hem de bir problemi çözelim derken -veya çözdüğümüzü zannederken- bir çok problemi de  biz ortaya koymuş oluruz. Yazarımızın ifadesiyle söyleyecek olursak, “...bugünkü toplumun zihniyet ve anlayışıyla ve yeni yorumlarla Kur’ana ve Sünnete yaklaşmak”[3]  ne kadar doğrudur ve böyle bir yaklaşım Allah’ın rızasına ne kadar uygundur?

            BUGÜNKÜ TOPLUMUN, BİR ŞEYİN İSLAMİ DEĞERLERDEN OLUŞUNA KARŞI ÇIKMALARI,  HAKİKAT NOKTASINDA BİR KIYMET  İFADE EDER Mİ?

            Yazar, kitapta ele alınan ve kendisi tarafından tenkid edilen hadislerdeki hükümlerin, bugünkü  toplum tarafından  İslami değerlerden kabul edilmediğini, toplumun buna karşı çıktığını belirtmekte, toplumun karşı çıkmasının bunların İslami değerlerden olamayacağını gösterdiğini belirtmektedir.[4]

            Gerçek şu ki, -inanmış kadın ve erkekler de dahil olmak üzere- bugünkü toplumun bir şeyin  İslami değerlerden oluşuna  karşı çıkmalarının veya bir şeyin fıtrata  aykırı olduğunu iddia etmelerinin hiçbir kıymeti yoktur. Dahası;   bugünkü toplum, yine  -inanmış  erkek ve kadınlar da dahil olmak üzere-  İslami değerlerden olduğu asla tartışma kabul etmeyen bazı değerlere de karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla, toplumun bir şeye karşı çıkmasını veya kabullenmesini o şeyin   doğruluğu veya yanlışlığı ile irtibatlandırmak kesinlikle  bir anlam ifade etmez. Burada kendimizi bir tek  örnekle sınırlandıracak  olursak, İslamın birden fazla kadınla evlilik (“taaddüd-ü zevcat”) iznini belirtebiliriz. Bunun İslami değerlerden olduğu tartışma kabul eder mi? ...Elbette etmez; ama, bir çok  inanan insan  -özellikle kadınlar-  buna karşı çıkıyor ve bunu bir türlü kabullenemiyorlar!  Bunu,  -bazen İslam düşmanlarının üslubuna benzer  bir üslupla-  tenkid ediyorlar. (Taaddüd-ü zevcat’taki zaman-mekan unsuru ve o günkü toplumsal kültürel ortam şimdilik konumuzun dışındadır.) Biz şimdilik, günümüz toplumunun bir şeye karşı çıkışının, o hükmün butlanı için bir delil  olamayacağını belirtmek istiyoruz.

            Bir şeyin fıtrata aykırı veya uygun olup olmadığı da  izafi (göreceli) bir  husustur...Bir çok şeyin sınırını tayin etmede esas alacağımız şey, fıtrat değil, şeriattır. Başka bir ifadeyle;  bazı şeylere şeriat bir sınır koyduğu halde, fıtrat ona bir sınır koymamıştır. Yine birden fazla evlilik izni örneğimizle açıklayalım:  Şeriat bir insanın aynı anda evlenebileceği kadın sayısını dört’le sınırlamıştır; ama, insan fıtratında sayısız kadınla evlenme ve onlarla beraber olma isteği vardır.

             ÇAĞDAŞ TOPLUMUN KARŞI ÇIKTIĞI HÜKÜMLERİN YER ALDIĞI HADİSLERİ “UYDURMA” KABUL ETMEK ÇÖZÜM MÜDÜR?

            Yazarın düştüğü başka bir hata da, bugünkü insanların karşı çıktığına inandığı hükümlerin yer aldığı bazı  hadisleri “uydurma” kabul etmeye meyletmesidir.

Yazar, bir çok yerde, bu gibi hükümlerin yer aldığı hadisleri senetleriyle beraber uzun uzun aktardıktan sonra, genellikle  “...bu senedin ortak noktasında bulunan.....şu...şu... ravi (veya raviler) bazı hadis alimlerinin tenkidine uğramıştır; veya bazı hadis alimlerince sika kabul edilmemiştir; yahut kendileriyle amel edilecek kadar sika raviler olmadığı söylenmiştir...”  (mealen)gibi  gerekçelerle bu hadislerle amel edilemeyeceğini, Hz. Peygamberin böyle bir şey söylemediğini, (sonuç olarak) bunların uydurma olduğunu ifade etmektedir.

            Yazarın, böyle bir metodla ve böyle gerekçelerle bu hadislere yaklaşımını ve bunları uydurma hadisler olarak takdim  etmesinin büyük bir hata olduğunu, bunun  -yukarıda da ifade ettiğim gibi- bindiğimiz dalı kesmek olduğunu düşünüyorum. Zira, biz,  savunma ve suçluluk psikolojisi içinde,  kimi insanların hoşuna gitmiyor  diye, İslam ümmetinin 14 asırdır üzerinde icma ettiği Buhari, Müslim vb. kitaplardaki hadisleri, -“...bu hadislerdeki filan ravi bazı hadis alimlerince tenkide uğramıştır...vb” gerekçelerle-  uydurma kabul eder ve bunlarla amel edilemeyeceğini iddia edersek, İlhan Arsel (veya başka biri) kalkıp bize şunu sormaz mı: Peki, namaz, oruç, hac, zekat, haddler vs. ile ilgili  Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilen hadislerdeki  raviler, hiç kimse tarafından tenkid edilmemiş midir? Veya hiç kimse tarafından tenkid edilmeyen bir ravi var mıdır? O halde bu raviler tarafından rivayet edilen  ve bizim hoşumuza gitmeyen, karşı çıktığımız hükümlerin yer aldığı hadisleri de uydurma kabul etmeniz gerekmez mi?... Biri çıkar bize bu soruyu sorar ve bizim ona verecek hiçbir cevabımız olmaz!

            Ayrıca,   bir hadisteki  bazı ravilerin kimilerinin tenkidine uğramış olmaları  veya  tedlis yapmaları, -tek başına-  o hadisi uydurma kabul etmek için  yeterli bir delil olamaz. Önemli olan, bir hadisin “hadis usulü kaideleri”ne göre  sahih olup olmamasıdır. Yani, bir hadisteki bazı raviler, tenkide uğradıkları ve  müdellis oldukları halde, hadisin sahih olması sözkonusu olabilmektedir.[5]

            Burada dikkate alınması gereken çok önemli bir nokta da şudur: Bir hadis, hadis usulü kaidelerine göre “senet açısından  sahih” olduğu halde, “metin” açısından problemler taşıyabilmekte, içinde, kendisiyle amel edilmeye engel olan ve doğru anlaşılması ve yorumlanmasını  imkansız hale getiren  unsurlar  bulunabilmektedir. Bu unsurların bir kısmı, hadisin vürud kaynağı olan Hz. Peygamber ile ilgili olanlardır:  (özetle)

a) Hz. Peygamberin fiillerinin hükmünü her defasında açıklamaması, b)Maksadına  göre değişik ifadeler kullanması,

c)Farklı durumlarda farklı davranması,

d)Değişik şahsi hallerine göre farklı uygulamada bulunması vs.dir.

Bir kısmı, hadisin ravisine ait sebeplerdir.

A-Hadislerin alınması sırasında: 

a)      Ravinin, hadisin bir kısmını duyup bir kısmını duymamış olması,

b)Her ravinin bildiğini rivayet etmeye devam etmesi,

d)Resulullahın maksadının farklı şekilde kavranması. 

B- Değerlendirme ve eda safhasında: 

a)      Her ravinin Hz. Peygamberden gördüğü hali rivayet etmesi,

b)Hz. Peygamberin cevaplarının ravi tarafından fazla veya noksan  nakledilmesi,

b)      Sebeb-i vürudundan gafletle hadisi rivayet etmesi,

d)Hadisin tamamını değil, bir kısmını rivayet etmesi,

e) Mananın ancak kendisiyle tamamlandığı kelimeyi atlaması. Diğer bir kısmı da, manen rivayet, ihtisaren rivayet vb.  sebeplerdir.[6] 

Yani, bir hadisin ravisi  -hadis usulü kaidelerine göre-  ne kadar kusursuz bir ravi olursa olsun, yine de hata yapabilmesi ve yanılması sözkonusu olabilmektedir. Zaten, İslam alimlerinin, itikadi konularda  sadece mütevatir hadisi delil kabul etmelerindeki sebep bu değil midir?

            Hasılı; bir hadisin senet açısından sahih olması ayrıdır;  metin açısından doğru bir şekilde anlaşılması ayrıdır. İslam ümmeti, Buhari ve Müslim’deki hadisleri    senet açısından, yani ravileri itibariyle sahih kabul etmiştir; yoksa, bu hadislerin metin açısından problemsiz olduğunu ve  hiçbir tahkike tabi tutulmadan olduğu gibi  bunlarla amel edileceğini  hiç kimse iddia etmemiştir.

 “KUR’ANA AYKIRI OLMAK” NE DEMEKTİR?

            Yazar, yer yer, sözkonusu hadislerin Kur’ana da aykırı olduğunu, bu hadislerin metinlerinin tenkidinde Kur’anı  esas aldığını, hadislerin ortaya koyduğu hükümlerin ve değerlendirmelerin Kur’anda yer almadığını belirtmekte ve bunların kabul edilemeyeceğini  ifade etmektedir.

            Doğrusu, bu konuda başka bir çok yazar tarafından da düşülen hata, “bir hükmün (ilkenin, esasın, değerin vs.) Kur’anda açıkça  yer almamasının Kur’ana aykırı olmak” şeklinde değerlendirilmesidir ki, yanlıştır...Aslında bu, asırlardır tartışılan bir  soruya nasıl bir cevap vereceğimizle ilgilidir:  Aslı Kur’anda yer almasa dahi Sünnetin yeni bir hüküm koyma yetkisi  var mıdır? Muhakkik alimlerin bu soruya cevapları “evet”dir! Eğer meseleye böyle bakacak olursak, sünnetle gelen bir hükmü, sırf Kur’anda bulunmadığı için, o hükmün Kur’ana aykırı olduğunu iddia etmek doğru değildir. Zira, İslamda, Kur’anda bulunmadığı halde Hz. Peygamberin sünnetiyle gelen, sahihliğinde de asla şüphe bulunmayan ve ümmetin üzerinde icma ettiği  -ama Kur’ana  aykırı da  olmayan-  bir çok  hüküm vardır... Öyle ise,  herhangi bir hadisle gelen hükmün Kur’ana aykırı olup olmamasında  temel ölçü,  o hükmün “Kur’anda yer  alıp almaması” değil, “Kur’anın temel esprisine, Kur’anın getirdiği dünya görüşüne,  ilke ve esaslarına   aykırı olup olmaması”dır.

            Hadislerin Kur’ana aykırılığı/uygunluğu  sözkonusu olduğunda, hadislerin Kur’anla karşılaştırılması demek  olan “Hadislerin Kur’ana Arzı”  sahasına girmişiz demektir ki, böyle bir şeyi prensip olarak kesinlikle kabul etmeyenler bulunmakla beraber, kabul edenlerce de     tespit edilen  -olmazsa olmaz- usulü ve ilkeleri vardır.[7]

            Asıl konumuz bu olmadığı için bu usul ve ilkelerden söz etmeyeceğiz. Bunu, ilgili kitaplara havale ederek, sadece yazarın meseleye bu şekilde hiçbir usul ve ilke ortaya koymadan ve bu konudaki esasları göz önüne almadan, bazı hadislerin Kur’ana aykırı olduğunu iddia etmesinin yanlış olduğunu belirtmekle yetiniyorum.

           HADİS MEKTEBİ MENSUPLARI RE’Y VE KIYAS’I RED Mİ EDİYORLARDI?

            Yazar, kitabının “Giriş” bölümünde, hadis mektebi mensuplarının kıyas ve re’yi reddettikleri için hadisleri doğru bir şekilde anlayıp  yorumlayamadıklarını  veya  kendisinin tenkid ettiği ve uydurma olduğuna  inandığı  hadisleri sahih kabul ettiklerini iddia etmektedir ki, bunu insaf ve adaletle bağdaştırmak mümkün değildir...Hadis mektebi mensupları re’y ve kıyası red etmiş olsalardı, biz, bugün elimizde bulunan bu kadar hadis şerhleri ve hadis metodolojisine  ait kitaplara sahip olamazdık...Bizden çok ayrı bir çağda, (genellikle Ortaçağ) çok ayrı  bir toplumsal kültürel şartlarda ve o günün imkanları içinde bu eserleri yazıp bize miras bırakan insanların görüşleri, bizim için yetersiz olabilir; bize göre yanlış da olabilir...Bunların bir kısmının, kendi toplumsal-kültürel şartlarını esas alarak yaptıkları yorumları “mutlaklaştırma”ya meyilli oldukları da söylenebilir...Bir çok şey söylenebilir; ama, söylenemeyecek olan veya söylenmemesi gereken bir şey varsa, o da, bunların re’y ve kıyasa karşı olduklarıdır....Eğer, onlar, re’y ve kıyası red etmiş olsalardı, yazar, üzerine kendi kitabını yazacağı bir zemin bulamazdı ve böyle bir kitap ortaya koyamazdı!

           KUR’ANIN  TEMEL ESPRİSİNE, GETİRDİĞİ DÜNYA GÖRÜŞÜNE,  İLKE VE ESASLARINA UYGUNLUK/AYKIRILIK AÇISINDAN BAZI HADİSLERİN TAHLİL VE TENKİDİ/ANLAŞILMASI VE YORUMLANMASI

            Yazarın temas ettiği konuların  ve tenkid ettiği hadislerin tümünü ele almak ve değerlendirmek bizi, asıl maksadımızın çok dışına taşıracağı için, biz burada, bu hadislerden   en çarpıcı  olanlarını ve  herkesin rahatlıkla tahkik etmek imkanı bulabileceği hadislere  temas edeceğ

1-      “Benden  Sonra Erkeklere, Kadınlardan Daha Zararlı Fitne ve Fesat (Amili) Olacak Bir Şey Bırakmadım”  Hadisi

Yazar, bu  hadisin çeşitli rivayetlerinin yer aldığı  senetleri uzun uzun ve ayrıntılı olarak naklettikten sonra, -daha önce de temas ettiğimiz gibi-  senetlerinde yer alan bazı  ravilerin hadis alimlerince tenkid edildiğini belirtmekte ve bu hadislerin sahih olmadıklarını, kendileriyle amel edilemeyeceğini belirtmektedir.[8]

Tekrar edelim ki, yazarın metodunu, meselelere yaklaşım tarzını ve temel mantığını yanlış buluyorum. Bunun için de (yazarın yaptığı gibi) hadislerin  senetlerini ve bunlarla ilgili çeşitli yorumları aktarıp, okuyucuları bilgi bombardımanına tutmanın gereksizliğine inanıyorum. Bu metodun. uzman olmayan okuyucuya bir faydasının olacağına  da inanmıyorum. Ayrıca ben, hadis alimi değilim ve noktada yazarla, esaslarla ilgili herhangi bir tartışmaya girecek  de değilim... Ben, meseleyi, bu ve buna benzer hadislerin  Kitap ve Sünnetin temel esprisine, ilke ve esaslarına ve İslami dünya görüşüne uyup uymamaları noktasından ele alacağım. Bu açıdan bakıldığında bu hadisin ve hadisle ortaya konan temel esprinin Kitap ve Sünnete aykırılığından  kesinlikle söz edilemez; Kitap ve Sünnete, İslami dünya görüşüne tamamen uygun bir hadistir.

Yukarıdaki hadisi şu şekilde ifade edelim: “İnsanları fitneye düşüren ve kötülüğe sevk eden şeylerin  en büyüğü  kadınlar  konusundaki zaaflarıdır.”

Şimdi bu hadis neye aykırıdır? Kitap ve Sünnete mi? Hayatın gerçeklerine mi? İslami ilke ve değerlere mi? İslamın insana ve dünyaya bakışına mı?

Aslında bunu mutlaka bir hadisle öğrenmeye de gerek yoktur. Sokağa çıkalım ve aklı başında bir insana soralım: İnsanı fitneye düşüren ve kötülüğe sevk eden şeyler nelerdir? diye... Mutlaka vereceği cevap; para, kadın, şöhret, dünya sevgisi vs...dir. Bunlardan da en çarpıcı ve etkili olanı, insanların kadınlar konusundaki zaaflarından dolayı  yaptıklarıdır. Kadınlar açısından bakıldığında da, onları fitneye ve kötülüğe sevk eden unsurların en başında erkekler yer almaktadır.[9]

Bunu tartışma konusu yapmak dahi yanlıştır. Elbette ki, bu hadislerden bütün kadınların –veya bütün erkeklerin-  fitne ve fesat için bir potansiyel taşıdıkları gibi bir sonuç çıkmaz; zaten hadislerde de böyle bir ifade bulunmuyor. Lakin, erkekler açısından bakıldığında kadınların, kadınlar için de erkeklerin,  fitne ve fesat  için bir potansiyel taşıdıkları apaçık ortadadır. İstatistiklere bakılıp, suç işleyen ve kötü yola düşen insanların durumu incelenirse, bunun böyle olduğu görülecektir.

Ayrıca, İslam kültüründe bir şeyin “fitne sebebi” olarak  nitelendirilmesi, o şey için her hal-u kârda  olumsuz bir anlam ifade etmez.Çünkü, fitne olarak nitelendirilen bazı şeylerin “imtihan vesilesi” olmaları sözkonusudur. Zaten, İslami dünya görüşünün temel tezi “dünyanın bir imtihan olduğu”dur.[10] Bazı İslam alimleri tarafından fitne için yapılan –yazarın hiç kaale almadığı-  “insanın isyankarlığını olduğu kadar sabır ve metanetini de ortaya koyup, sonuçta Allahın mükafatına nail olmasına fırsat veren imtihan” şeklindeki tanımlamalar hiç de yabana atılamaz. Kur’anda,  dünya hayatının, mal ve mülkün,  mevki ve makamın, evlatların, kadınların, erkeklerin...vs. bir fitne ve fesat sebebi olabileceğini bildiren ayetler yok mudur?[11] Hatta, Kur’an-ı Kerim,  “vatan duygusu”nu bile marifetullaha engel olan şeyler arasında  sayıyor: “Dediler ki, ‘eğer biz doğru yola uyar, seninle beraber olursak, yerimizden (Mekke’den) kovuluruz!”(Kasas, 57)[12]

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »