esenbey@live.de

11/8/2009 · Kategori: ASTRO FIZIK

Karadelikler ve Muhtemel Kıyamet Tasvirleri


Prof.Dr. Osman ÇAKMAK



Kur’ân-ı Kerîm’de, kıyamet esnasında vuku bulacak hâdiseler açıkça tasvir edilir. Âyetlerde kıyametin, sadece dünyayı değil, diğer gök cisimlerini de içine alan, kâinat çapında bir son olduğuna dikkat çekilir.

“Gök yarıldığı zaman; Yıldızlar parçalanıp etrafa saçıldığı zaman, Denizler birbirine katılıp tek deniz hâline geldiği zaman.” (İnfitâr, 82/1-3)

“Gün gelecek, gök şiddetle çalkalanacak, Dağlar sür’atle yürüyecektir.” (Tûr, 52/9,10)

“Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman, yıldızlar yerlerinden düşüp dağıldığı zaman; dağlar yürütüldüğü zaman.” (Tekvîr, 81/1-3)

“Gün gelir, gök sahifesini, tıpkı kâtibin yazdığı kâğıdı dürüp rülo yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl başladıysak, diriltmeyi de Biz gerçekleştiririz. Bu üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da Biziz.” (Enbiyâ, 21/104) .

Sebepler plânında, sağlam olarak çatılmış bir düzeni dağıtabilecek ve çekim gücü dâhil diğer kuvvetleri tesirsiz kılabilecek; gezegen ve yıldızları yörüngesinden çıkarabilecek kuvvet ne olabilir?

Son yıllarda bilim adamları, ‘karadelik çekim kuvveti’nin böyle bir vazife görebileceği ihtimali üzerinde durmaktadır.

“Kari’a; Nedir o kari’a? Kari’ayı, o kapıları döven ve dehşetiyle kalblere çarpan o kıyamet felâketini sen nereden bileceksin ki! O gün insanlar uçuşan kelebekler gibi şuraya buraya fırlatılırlar. Dağlar atılmış rengârenk yünlere dönerler.” (Kari’a, 101/1-5)

“Gök yarıldığı zaman.. Yıldızlar parçalanıp etrafa saçıldığı zaman.. Denizler birbirine katılıp tek deniz hâline geldiği zaman...” (İnfitâr, 82/1-3)

Yukarıdaki âyetlerde tasvir edilen hâdiseler Yaratıcı’nın takdiriyle ‘karadelik çekim kuvveti’nin tesirine bağlanmış olabilir.



Bir ateş küre üzerine oturduğumuz ve atmosferi meydana getiren gazların yerçekimiyle arz etrafında tutulduğu bilinmektedir. Kuvvetli bir çekimle dünya atmosferinden ilk önce kaybolacak şey, teneffüs ettiğimiz hava olacaktır. Böyle bir durumda dış basıncın kalkmasıyla, büyük ölçüde sudan (% 70) müteşekkil olan yeryüzündeki canlılarda ‘iç basınç’ galebe çalacak ve canlılar parçalanacaktır.

Diğer gezegenlerin yanısıra Güneş Sistemi’ndeki iki ‘asteroid kuşağı’nda mevcut trilyonlarca gök cisminin (asteroid, meteor ve kuyruklu yıldızlar) arasında Kudret-i İlâhî ile süregelen cazibe ipleri belki de karadelik çekim kuvveti tesiriyle koparılacaktır.

Kıyametin kopmasında geometrik çekim dengelerinin bozulmasına da rol verilebilir. Genel İzafiyet Teorisi’nde de görüldüğü üzere, göklerin uzay-zaman düzlüğü, Kur’ân’ın ifadesiyle, dürülebilir ve bir kâğıt gibi buruşturulabilir. Bu durumda da yıldızlar yerlerinden oynar ve dökülür.

Gergin bir örtü veya ağ, üzerine konan cisimlerin ağırlığı altında nasıl eğip bükülüyorsa, gökler de (uzay-zaman ağı) içlerine ‘yerleştirilmiş’ çok yoğun cisimler olan karadeliklere verilen vazifeyle eğilip bükülür, hattâ yırtılıp çatlar veya daha uygun bir tabirle delinir. Delinmenin mânâsı fizik kanunlarının geçerliliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

Galaksilerin merkezine konmuş karadeliklerin giderek büyüyeceği, sonunda galaksinin karadelik hâline geleceği ve bütün karadeliklerin birleşmesiyle kâinatın toptan karadelik hâlini alacağı tahmin edilmektedir.

Deve iğne deliğinden geçtiğinde…
“Âyetlerimizi yalan sayanlara ve onları kabule tenezzül etmeyenlere gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar da cennete giremeyeceklerdir. İşte Biz, suçlu kâfirleri böyle cezalandırırız!” (A’raf, 7/40)

‘Devenin iğne deliğinden geçmesi’ ifadesi gökcisimlerinin karadeliklerdeki ‘tekillik’ denen küçücük bir ‘noktadan’ geçirilmesini hatıra getirmektedir. Bu benzetme, karadeliğin yutma alanına giren koskoca bir kürenin; incelerek âdeta bir ip hâline gelebileceğini ve yutulan cisme göre çok küçük kalan karadeliğin çekimiyle yutulabileceğini akla getirmektedir.

Güneş’ten yüzbinlerce defa büyük bir gök cismi uzay-zamanın son derece bükülüp çukurlaştığı karadeliklerde yutulmaya başladığında, bir topluiğne başı kadar boyutsuz bir nokta hâline gelebilir.

Karadelik çekim kuvveti tesirinin en büyük olduğu merkez bölge ‘olay ufku’ ile anlatılır. Karadelikler, içinde bulunduğumuz bu âlemden başka uzaylara açılan ‘geçiş kapıları’ olabilir. Bu durumda, farz-ı muhal karadeliğin içine düşen bir astronotun başına gelebileceklere bakalım.

Fezâ yolcusu ile saatlerimizi dikkatle ayarlıyoruz ve onu karadeliğin ‘olay ufkuna’ doğru uğurluyoruz. Astronot yavaş yavaş çekimin giderek arttığı olay ufkuna yaklaşırken onun saatinin daha yavaş işlediğini görürüz. Güneş kütlesi kadar bir karadelik çevresinde olay ufkuna biraz yakın bölgede bizim saatimiz 1 saniyelik bir zaman aralığını gösterirken, onun saati bu aralığı meselâ 3,3 saniye gösterebilecektir. Çünkü zaman orada daha ağır akmaktadır. Astronotumuz olay ufkuna biraz daha yaklaştığında, onun meselâ 33 saniyesi (bir öncekinden on kat daha yavaş) bizim yine 1 saniyemize tekabül edecek, olay ufkuna tamamen girdiğinde ise, orada zaman artık donacak, saniyeler arasındaki zaman aralığı duracaktır.

Bu tasavvurî yolculuk acaba astronot açısından nasıl algılanır?
Uzay yolcusu olay ufkuna yaklaştıkça, zamanın ‘ağır’ işlediğini fark etmekle kalmaz, vücudunda garip bir uzama da görebilir. Çekim vücudun uç noktalarında (ayaklar ve baş) daha şiddetli tesir göstereceğinden, astronot ‘Ne oluyoruz?’ demeye kalmadan, iplik gibi uzamaya başlar. Gittikçe olay ufkuna yaklaşan astronot için geçen saniye, kâinatın bir ay, bir yıl, bin yıl sonrasını gösterir. Olay ufkuna bir adım kala, kâinatın neredeyse bütün geleceği astronotun 1 saniyesi içine sığar. Astronot, iğne deliği olan tekillik noktasına hızla sürüklenir ve kendini öteki tarafta bulur. Bu bölgede, ışık hızının mutlak hız (kâinattaki en büyük hız) olduğu tezini esas alan ‘özel izafiyet’ de geçerliliğini kaybeder. Çünkü tekilliğe doğru yaklaştıkça, astronotun veya uzay gemisinin üzerine tesir edecek çekim o denli şiddetlenir ki, bu andan sonra hız artık ışık hızını da aşar. Işıktan da yüksek bir hız söz konusu olduğunda, bütün illiyet prensipleri ve öncelik-sonralık münasebetleri artık geçersiz hâle gelir. İşte o vakit ‘zamanda’ da geriye doğru gidebiliriz. Bu konudaki yorumlar şu şekildedir: Tekillik kuyusuna düşmekte olan biri, kâinatın bütün geçmişini göz açıp kapama süresi içinde yaşayabilir. Artık o bir zaman gezgini hâline gelmiştir. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek onun temaşası altına girmiştir. Tekilliğin iğne deliğinden o bir başka kâinata geçmiş olabilir.

Güneş, batıdan doğacak (Çekim gücünün gariplikleri)
Fahrettin Râzi tefsirinde, “Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman.” (Tekvîr, 81/1) âyetindeki ‘kuvvirat’ kelimesine Hz. Ömer’den gelen bir rivayete göre, ‘ışığını giderip karartmak’ mânâsını verirken; İbn-i Abbas’tan gelen bir rivayete göre ise, Güneş’in dürülmesini onun Arş’a katılması olarak yorumlar. Işığın dürülmesi ve toplanmasında İlâhî takdir fizikî âlemde nasıl tecelli edebilir? Bilindiği gibi karadelik çekiminden sadece madde değil ışık da kurtulamamaktadır.

Peygamberimiz’den (sas) gelen haberlere göre; Güneş, Arş’ın altında bulunduğu bir sırada ona, olduğu yerden doğması emri verilecek ve o da buna göre batıdan doğacaktır. Kıyamet esnasında vuku bulacağı bildirilen Güneş’in batıdan doğması nasıl mümkün olabilir?

Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü tersine çevirebilir mi? Bunda sebep rolü oynayacak mekanizma, karadeliğin yutulma tesirindeki bir gökcisminin (bu misâlde Dünya’nın) yörüngesinden çıkıp başıboş hâle gelmesi (böylece dönüşünün ters yöne çevrilmesi) olabilir.

Güneş’i ters yönden doğuyor gösterebilecek bir durum da, karadeliğin müthiş çekim tesiriyle ışınların yön değiştirebilmesidir. Doğudan gelen ışınlar ters yönden çekilince batıya yöneleceklerdir. Kıyamet tasvirlerinde Güneş’in ışınlarının ‘dürülüp kaldırılması’ karadeliklere yaptırılacak bir iştir.

İmâm-ı Gazâli Hazretleri, ‘Keşf-u Ulumu’l-Âhire’ risalesinde, kıyamet âyetlerinin tefsirini yaparken kâinat çapındaki kıyamete dikkat çeker: “Allah, Sur’un üfürülmesiyle, Kıyametin kopmasını murad ettiği zaman bir de bakarsın ki, dağlar uçuşup bulutlar gibi yürümeye, denizler birbirine doğru karışmaya, Güneş dürülüp kararmaya, kâinat birbirine girmeye, yıldızlar ipinden kopmuş tesbih taneleri gibi dökülüp dağılmaya, gök değirmen taşı gibi dönmeye, yer korkunç sarsıntılarla titreyerek deri gibi bazen gerilip bazen yayılmaya başlar. Öyle ki Allah, feleklerin görevden azledilmesini emreder; yerlerde, semalarda ve hattâ Kürsi’de canını vermemiş hiçbir canlı kalmaz. Ruhlu ise ruhunu teslim eder. Yer ve gökler sakinlerinden boş kalır.”

Bediüzzaman (ra) ise, kâinatın hassas bir düzen içinde birbirine bağlanmış parçaları arasındaki ulvî rabıtalarda (çekim, elektromanyetik kuvvet, nükleer kuvvet vd) bir bozulma olacağına dikkat çeker ve kıyameti şöyle tasvir eder (sadeleştirilerek):
“Şu dünyanın can çekişmesini, Kur’ân âyetlerinin işaret ettiği surette hayal etmek istersen bak. Şu kâinatın cüzleri, ince, ulvî bir nizam ile birbirine bağlanmış; gizli, nazik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; gök cisimlerinden tek bir cisim, ‘Öl!’ emrine veya ‘Yörüngeden çık!’ hitabına mazhar olunca şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışır, gök cisimleri dalgalanır, nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleler, küreler gibi büyük topların müthiş sadaları gibi feryada başlar. Birbiriyle çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenir. İşte şu ölüm ve can çekişme ile Kadîr-i Ezelî, kâinatı çalkalar, onu tasfiye edip, cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin maddeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezahür eder.” (Sözler, s.498)

Kıyametin gerçekleşme şekli nasıl olursa olsun, Kur’ân’ın sürekli vurgu yaptığı gibi, “Eğer dünyanın ecel-i fıtrîsinden evvel Ezelî İrade’nin izniyle hâricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni-i Hakîm’i dahi fıtrî ecelden evvel onu bozmazsa, herhalde hattâ fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki: ‘Güneş dürülüp toplandığında, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde’ (Tekvîr, 81/1-3) mânâları ve sırları, Kadîr-i Ezelî’nin izni ile tezahür edip, o dünya olan büyük insan sekerata (ölüm dakikaları) başlayıp acib bir hırıltı ile ve müdhiş bir ses ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra Emr-i İlâhî ile dirilecektir.” (29. Söz, İkinci Maksad, Dördüncü Esas)

Burada maksadımız; Kur’ân-ı Kerîm’in bir kere daha mu’cizevî yönüyle haber verdiği muazzam hâdiseleri, yine Cenab-ı Hakk’ın bilimler vasıtasıyla insanlığa bahşettiği idrâk zaviyesinden ele almak ve aklımıza yeni pencereler açmaktır. Vuku bulan ve bulacak olan hâdiselerin gerçek şeklini elbetteki ancak Allah (cc) bilir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

7/8/2009 · Kategori: BIYOLOJI-YARATILIS

Evrim Bilim mi, Metafizik mi ?

Gufran Koyuncu

 

 

British Museum’un Natural History bölümünden Zoolog Colin Patterson, evrim araştırmalarını aktardığı kitabında ilginç bir konuyu ele alır; “Evrim bilim midir?” Patterson, bu başlık altında çağımızın ünlü bilim felsefecisi Karl Popper’ın kriterleri ışığında şunları yazar:

“Popper, bilimin ‘bilim olmayan’dan veya ‘metafizikten’ veya ‘mit’den kanıt yoluyla değil, tersini kanıtlamanın mümkün olması ile ayrılması gerektiğini düşünüyor. Bilimsel teorilerin tek özelliği, gözlem veya deney yoluyla aksinin ispatlanabileceğinin gösterilmesidir. Ve bir bilim adamı, teorisi yanlış çıktığı zaman onu terketmeye hazır olan bir insandır. Metafiziksel veya sahte-bilimsel teoriler, aksinin kanıtlanmasına imkan tanımazlar...

Eğer biz, Popper’in bilim ve bilim-dışı arasında öne sürdüğü farkları kabul edersek, ilk olarak tabiî seleksiyon (ayıklanma) yolu ile evrim şeklindeki teorinin bilimsel veya sahte-bilimsel olup olmadığını sormak zorundayız. Bu soru, evrim teorisinin iki ayrı görüşünü içerir. İlki, ‘evrim gerçekleşmiştir’ şeklindeki genel tezdir (tüm hayvan ve bitkiler, ortak atalarla birbirleriyle ilişkilidir). İkincisi, evrimin tabiî seleksiyon (doğal ayıklanma ile) olduğu düşüncesidir. Gerçekte Darwin, ilk fikre ikincisinden üç yıl önce varmıştır.” 2

Ne ilginçtir ki antik Yunan’a kadar uzanan evrim tarihini gözönüne alırsak, evrime önce inanılıp daha sonra delil arama yoluna gidilmiştir. Bilimsel açıdan tatmin edici deliller olmamasına karşılık, bu inanç sarsılmamıştır.

Patterson şöyle devam eder:

“Evrimin gerçekleştiği şeklinde olan teorinin ilk kısmı; hayatın tarihinin türlerin ayrımı ve gelişiminden başka birşey olmayan tek bir süreç olduğunu söyler. Bu süreç emsalsizdir ve tekrarlanamaz, İngiltere'nin tarihi gibi. Böylece teorinin bu kısmı, ‘emsalsiz olaylar’ konusunda tarihsel bir teoridir. Ve tanım olarak bu tür olaylar, bilimin bir parçası değildir. Çünkü onlar tekrarlanamaz ve bu yüzden de test edilemezler...

...Doğal ayıklanmanın evrimin sebebi olduğunu belirten, teorinin ikinci görüşüne dönersek, birçok kritik bunun bilimsel olmadığı şeklindedir. Çünkü “en uygun olanın yaşaması” şeklindeki bir deyim “kim yaşarsa uygundur”dan başka bir ihtimali getirmez ve böylece gereksiz bir tekrardan öteye gidemez. Mesela 'kimin en uygun olduğunu' sorarsak, alacağımız cevap 'yaşayanlar' olacaktır. Böylece 'en uygunun yaşaması', sadece ve sadece 'yaşayanların yaşaması’dır.”3

Konuyla ilgili bir diğer belirsizlik, tabiî seleksiyonun açıklama değerinden yoksun olduğunu ortaya koyar. Genellikle evrim, bir adaptasyon (ortalama uyum işlevi) olarak tanımlanır. Ünlü evrimcilerden Lewontin, bu yaklaşımın anlamsızlığını şöyle dile getirir:

“Eğer evrim, organizmaların 'uygun ortamlara' uyum sağlaması olarak tanımlanırsa, ilk zorluk şudur ki: o zaman dünyada, kendilerine uyum sağlayacak organizmalardan önce boş uygun ortamlar bulunmalıdır (yani, yeni türlerin evrimleşmesiyle doldurulmayı bekleyen boş ortamlar). Bununla birlikte, çevreyle gerçek ilişkide bulunan organizmalar ortada yokken, dünyayı rastgele uygun ortamlara ayırmak için sonsuza yakın yol mevcuttur. Boş uygun ortamları tanımlamak çok kolaydır. Mesela yumurtlayan, sürünerek hareket eden, çimen yiyen bir hayvan yoktur. Yani, çayırda yaşamalarına rağmen hiçbir yılan ot yemez. Aynı şekilde, hiçbir çeşit sıcakkanlı hayvan yoktur ki, yumurtlasın ve ağaçların olgun yapraklarını yesin. Oysa kuşlar, ağaçlarda yaşarlar.”4

Neden yaprak yiyen birkaç tür kuş, otla beslenen birkaç tür yılan yoktur? Neden bu hayvanlar, buldukları ortama uygun beslenme modelleri geliştiremediler? Çünkü doğal ayıklanma mekanizması, çevre şartlarına uygun türler meydana getirmemektedir. Evrime sebep olarak doğal ayıklanmanın ileri sürülmesi, böylece anlamını kaybetmektedir. Bu durumu Patterson şöyle değerlendirir:

“Şimdi biz, neo-Darwinist teori ile karşı karşıyayız; 'evrim gerçekleşmiştir ve evrim genetik sürüklenmelerin birikiminden gelen tesadüfi katkılar ve belki de arasıra gerçekleşen "ümit verici canavarlar"la birlikte başlıca doğal ayıklanma yoluyla yönetilmektedir'. Popper'in standartlarına göre, teori bu haliyle bilimsel değildir.”5

Gerçekten de Popper, evrim teorisini bilimsel bir teori olarak değil, 'metafiziksel bir araştırma programı' olarak tanımlamaktadır. Patterson şöyle devam eder:

“Popper'in kriterini kullanarak, evrim teorisinin fizik, kimya veya genetikteki bir teori gibi onun aksini ispatlamak, düzenlenmiş deneylerle test edilemeyeceği sonucuna varmak zorundayız...

...Biz ister Popper'in istersek de Kuhn'un bilim anlayışını seçelim, bu iki düşünürden öğrenebileceğimiz bir ders, bugünün evrim teorosinin bir gerçek olmasının beklenilmemesidir.” 6

Colin Patterson tüm bu açıklamalarına rağmen evrim görüşünü terketmez. Ve neo-Darwinist yaklaşımı “bütün hatalarıyla birlikte elimizdekinin en iyisi” olarak düşünür. Bu ifadeleri bir bilim adamından çok, bir inanç adamının düşüncelerini yansıtır. Hatalı bir teori, neden hataların en iyisi olarak savunulsun. Halbuki Popper'in ifadesiyle, “Bir bilim adamı, teorisi yanlış çıktığında onu terketmeye hazır bir insandır.”

KAYNAKLAR

1. Colin Patterson, Evolution, British Museum (Natural History) and Cornell University Press, pp.150, 1978.

2. Colin Patterson, pp. 144-145.

3. Colin Patterson, pp. 146-147.

4. Richard C. Lewontin, ‘Adaptation’, Scientific American, vol. 239, pp. 159, Sep., 1978.

5. Colin Patterson, Evolution, British Museum (Natural History) and Cornell University Press, pp. 149,1978.

6. Colin Patterson, pp. 147-151.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

2/8/2009 · Kategori: EGITIM FELSEFESI

İnsanın Tabiat İle Diyaloğunda Akıl, Bilim ve Dinin Etkileşimi

Dr. Selim AYDIN

İnsanın faaliyetlerinden olan bilim, çok değişik perspektiflerden ele alınıp incelenebilir. Evreni anlamaya çalışan bilimin bizzat kendisinin mercek altına alınıp incelenmesine yönelik araştırmalar ("metabilim"), insanın bilimle ve tabiatla diyaloğunda yeni ufuklar açmaktadır. Bilim belli bir sosyo-kültürel çevrede yapıldığı için, bilim insanının yaşadığı sosyo-kültürel çevre, belli ölçüde, bilimin nasıl ve ne şekilde yapılacağını belirler. Bazı bilim insanlarının yetiştikleri çevre ve aldıkları eğitim, onların evreni ve içindekileri nasıl algıladıklarını etkilemekte ve bilimin bulgularını yorumlamada, büyük ölçüde aldıkları eğitimin etkisinde kalmaktadırlar.

Tarihteki Bilim-Din İlişkisini Algılamada Farklı Paradigmaların ve Bakış Açılarının Rolü

Bilim, insanlığın ve uygarlığın ortak mirası iken ve her uygarlık belli düzeylerde onun gelişimine (veya gerilemesine) katkıda bulunmuşken, belli bir uygarlığın katkısının ön plâna çıkarılması ve diğerlerinin gözardı edilmesi, belli sosyo-kültürel çevreden gelen bilim insanlarında çok sık görülen bir durumdur. Bilimin kaynağında ve tarihinde, hem tevhid hem de paganist anlayışa sahip toplumlar ve uygarlıklar vardır. Eski Yunan medeniyeti yanında eski Mezopotamya medeniyeti de bilime katkıda bulunmuştur. İnsanlık tarihi boyunca tevhid inancına sahip toplumlar ile çok tanrılı inanca sahip toplumlar aynı ve/veya farklı coğrafyalarda birlikte yaşamışlar ve insanın tabiatla diyaloğuna katkıda bulunmuşlardır. Tarihî gerçek böyle iken, siz bu fotografın sadece belli karelerini alıp, bilimi çok tanrılı eski Yunan'la başlatıp, İbrahimî toplulukların katkılarını gözardı edip, Ortaçağ Avrupası'na ve Rönesans'a sıçrayabilir, sonra da Aydınlanma ve Sanayi Devrimi'yle günümüze kadar gelip, bilim tarihini özetleyebilirsiniz. Ortaçağ'da Müslümanların gerek Avrasya'da gerekse İspanya Endülüsü'nde yaptığı katkıları çok kısa geçip, daha çok, bu toplumlarda bilimin gelişmesini engelleyen düşünce akımlarını ve zihniyetini ön plâna çıkarabilirsiniz. Böylece zihinlerde Müslümanların gerici olduğunu ve dinin ilerlemeye, kalkınmaya, çağdaşlaşmaya mani olduğu izlenimini kolayca oluşturabilirsiniz.

Meselâ tabiî afetler (deprem, sel baskınları gibi) karşısında insanoğlunun tepkilerini 'ilkel ve medenî insanın tepkileri' başlığı altında özetlerken, ilkel insanın daha çok bu afetlerde bir tanrısal gücün rol oynadığına inandığını ve tabiatın ve tanrıların gazabı olarak bu felâketleri yorumladığını vurgularsınız. Çağdaş ve medenî bilim insanının ise, bu felâketlerin fiziko-kimyasal nedenleri olduğunu düşündüğünü ve bu nedenleri anlamaya ve onları kontrol etmeye önem verdiğini, vurgularsınız. Burada felâketlerin ve doğa olaylarının nedenlerinin sadece fizikî olduğu belirtilirken, metafizikî nedenlerin hayal mahsulü olduğu söylenir. Gerçekte ise bütün fizikî olayların veya felâketlerin hem fizik hem de metafizik nedenleri olduğu, bunların birbirleriyle çelişme yerine birbirlerini tamamladığı, bilimin önceliğinin olayların fizikî nedenlerini anlamak iken dinin önceliğinin, bu olayların metafizikî nedenlerini ve hikmetlerini anlamak olduğu hakikatı ise gözardı edilir.

Siz insanlığın bilim mirasının tarihî hikâyesini ya çok tanrılı eski Yunan kültürü eksenli yaparsınız ya da İbrahimî dinlerin tevhid eksenli kültürü ışığında bilim ve dinin birbirini tamamladığı tezine göre oluşturursunuz. Çok tanrılı eski Yunan kültürü eksenli kurguda ise sürekli bilim ve dinin karşı karşıya geldiği izlenimini doğuran sorulara ve çatışmacı paradigmaya öncelik verilir. Meselâ: "Herşeyi Tanrı mı bilir, yoksa insanlar da birşeyler bilebilir mi?", "Aklı kullanarak mı bilgiye ulaşılır yoksa vahiy de bize kesin ve doğru bilgiyi verir mi?", "Otorite, bilimde ve onu temsil eden kişi ve kurumlarda mı yoksa dinde ve onu temsil eden kişi ve kurumlarda mıdır?" gibi iki kutuplu sorular, hep doğasında çatışmanın ve zıtlaşmanın olduğu sorulardır. Halbuki bu iki şıklı soruların iki şıklı cevabının yanında üç şıklı cevabı olduğunu da belirten semavî dinler vardır. Açarsak, bazı şeyleri sadece Tanrı bilebilir, bazı şeyleri insanlar da bilebilir, bazı bilgiler aklı kullanarak bazıları iman edilerek, bazıları deney ve gözlem yapılarak elde edilir. Otorite bazı alanlarda bilimde, bazılarında dindedir. Ama ne yazık ki, çoğu zaman insanlar bu üçüncü şıktaki uzlaşmacı ve diyaloğa açık cevabı göremeyip, zıtlaşmaya ve çatışmaya götürücü şıklar etrafında toplanmaktadırlar.

İşin insan boyutuna bakarsak, insan zihninde aklın hem iman eden boyutu hem de eleştiren, sorgulayan boyutu vardır. İnsan, evreni ve içindekileri sorgulayan ve eleştiren akılla doğru şekilde anlayabilirken, iman eden aklıyla da hayatın anlamını ve hikmetini çözümlemektedir. Bir başka ifadeyle de eleştirel akıl, eşyanın nesnel fayda boyutunu çözümlerken, iman eden akıl da varlığın anlam ve hikmet boyutunu idrak eder. Aklın her iki boyutunu sağlıklı şekilde kullanabilen fertler ve gruplar, tarih boyunca, aklının tek boyutunu kullanan insanlarla birlikte var olmuşlardır. Ancak bazı bilim adamları öyle genellemeler yapmaktadırlar ki, onlara göre Yunan kültürü eleştirel aklı (eleştirilme saygı ve onur anlamına gelir) temsil ederken, Ortadoğu kültürü iman eden aklı (eleştirme bir saygısızlık ifadesi) temsil eder.1 Bu bağlamda Yunan düşüncesi ve onun etkisinde gelişen modern bilim eleştirel akla dayanır ve iman eden aklı kovar, gayrimeşru kabul eder. Bunu yaparken de en az 4-5 asır, her iki aklı kullanan ve sentez edip birarada yaşamasını sağlayan İslâm medeniyetini ve onun bu sentezci gücüyle bilime yaptığı katkıları ya basit görür veya gözardı eder. Sonuçta kendi zihninde eleştirel aklı temsil eden bilimle, iman eden aklı temsil eden dini çarpıştırır ve birbirinin düşmanı ilân eder. Sonra da bütün tarihî olayları bu gözlükle algılamaya ve yorumlamaya başlar.

Meselâ bu tip eğitimden geçen bilim insanları, deprem olayını ya Tanrı'ya ya da doğa olaylarına bağlar. "Deprem hem yeraltında birtakım jeofizik ve kimyasal olaylara bağlı olarak gelişen bir tabiat olayıdır, hem de İlâhî bir olaydır" şeklinde tanımlanan sentezci üçüncü şıkkı düşünemez. Deprem dahil her hâdise, Yaratıcı'nın kudreti ve izniyle cereyan eder. Çünkü Tanrı bu evrende kudretini sebepleri perde yaparak gizlemiştir ve herşeyi nedensellik ilkesine göre yaratıp düzenlemektedir. Bu bağlamda biz olayların hem nedensellik, hem de İlâhî ve metafizik boyutunu birlikte ele alıp incelemeliyiz. Bu iki farklı boyut, birbirinin zıttı değil tamamlayıcısıdır. Hattâ İslâm'da sebeplere riayet ve nedensellik ilkesine göre düşünüp tedbir almak, fiilî duadır. İnsan hem sözlü hem de fiilî dua yapmakla gerçek kulluğunu yerine getirebilir. Hâl böyle iken, bazı bilim adamlarının, ısrarlı şekilde dikotomik cevap ve çözümlerde ısrar etmeleri, bulanık mantığı, gri tonları ve cevapları yok saymaları, insanın eğitim sırasında ne kadar derin bir şekilde koşullandırıldığını gösterir.

Bir başka açıdan siz bilimi "ne?" ve "nasıl?" sorularına cevap arayan bir faaliyet olarak tanımlarken "niçin?" sorularına (anlam arayan ahlâkî ve etik kaygı) cevap aramayı ikinci veya üçüncü plâna atarsınız. Bilimi bu şekilde bölümlemek ve ayrıştırmak, onu çok boyutluluktan tek boyuta indirgemektir. Sonuçta etik kaygıları ve anlamı olmayan kontrolsüz bilimin nasıl bir tehlike oluşturabileceğini gözardı etmiş olursunuz. Hattâ tarihteki insanları yine bu ikili kategorize etme mantığına göre, kesin, tartışılmaz, mutlak bilgiyi ve hakikatı arayan insanlar (Eflatun-Sokrat-Aristo çizgisi) ve kesin olmayan, göreceli, gözlem ve deneyle yanlışlanabilir, uzay-zaman ölçeğine bağlı olarak doğruluğu değişen bilgiyi arayan insanlar (İyonya geleneği, Galileo, Newton, Kant vb) şeklinde kolayca gruplayabilirsiniz. Ama bunu yaptığınızda, coşkulu ve anlamlı bir hayat için her iki tür bilgiyi arayan ve edinen ve bunları sağlıklı şekilde yönetebilen insanları ve grupları da inkâr etmiş olursunuz. İnsan fıtratının gereksinimi olan inanma ve kesin doğru güvenilir bilgi edinme ihtiyacını da yok kabul etmiş olursunuz. Gerçekte insanlar kesin ve emin bilgi vaadeden ve onları yaşama bağlayan bir otorite ararlar. Bu otorite Tanrı, aile, büyü, eleştirel akla dayalı bilim veya iman eden akla dayalı bilim olabilir. Tarih içerisinde bu otoriteler her zaman olmuştur ama her dönemde biri daha çok ön plâna çıkmıştır.

Müslümanlar beş asır bilim (akıl) ve din (vahiy) otoritesini sağlıklı şekilde bir arada kullanarak, hem Yunan bilim mirasını zenginleştirerek geleceğe taşımışlar hem de bilim ve teknolojiye önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ne bilim ne de din, birey ve toplum hayatında birbirinin hukukuna saldırıda bulunmamış ve karşılıklı alan tanımlamalarına uyarak herkes kendi alanındaki güzellikleri insanlığa sunmuştur.

İslâm toplumlarının milâdî 13. asırdan sonra tabiî bilimlerdeki durgunlukları, Müslüman toplumlardaki eleştirel aklın, gözleme ve deneye dayalı nedenselliğin horlanması ve iman eden akla daha çok vurgu yapılmasına bağlanır. Hattâ İmam Gazali gibi İslâm âlimleri, insanları şirkten korumak için çok derin analizler yapmışlar ve eleştiren, sorgulayan aklın zaaflarını ve eksikliklerini çok iyi ortaya koymuşlardır. Zaman içinde ise bunun negatif etkisi, eleştirel ve sorgulayan aklı, kötü ve çirkin görme ve ondan uzak kalma olmuştur. Bu ise, evreni ve doğadaki göreceli doğruları ve gerçekliği çözümlemede çok güçlü bir metot olan eleştirel aklı kullanan yenilikçi ve güç üretici bilimin giderek yok olmasına yol açmıştır. İşin özü, sebeple sonucun birlikte ve birbirine yakın olması olarak bilinen "iktiran" ve nedensellik meselesine getirilen farklı yorumlardı. İslâm literatüründeki iktiran meselesi, olaya yol açan sebebin görünen sebep mi (doğal, gözlenebilir ve ölçülebilir) yoksa görünmeyen İlâhî güç mü olduğu sorusu etrafında yapılan tartışmalara ışık tutar. Tabiî olaylar, nedensellik mekanizmasına göre işleyen belli kanunlara göre mi ortaya çıkıyor, yoksa bütün tabiî olaylar ve herşey doğrudan Tanrı'nın eseri mi? Biz olayların nesnel yararlılığını hangi tanıma göre daha kolay çözümleyebiliriz. Bu ikili yaklaşımı, üçüncü bir yaklaşımla uzlaşmacı bir tarzda da aşmak mümkündür. Yani her ikisi de aynı anda olayların oluşumunda etkindir. Ama gücün ilk kaynağı İlâhî otoritedir. Çünkü evren akılla bilinebilir ve çözümlenebilir bir matrikste yaratılmıştır. Evrenin gerçekleri ve doğruları büyük ölçüde insanın bilme melekeleri açısından izafî olup, nedensellik mekanizmasına göre keşfedilebilir. Ama evrenin anlamı ve genel matriksinin hedefi, ancak vahyî bilgiyle ve iman eden akılla bilinebilir. Allah'tan bağımsız olarak kendi kendine işleyen bir nedensellik mekanizması hakikatte yoktur. İktiran özelliğinden dolayı varmış gibi gözükür. Ancak eşyanın nesnel faydalılığını ortaya çıkarmada, İlâhî gücü zikretmeden de sadece nedensellik mekanizmalarını kullanmak yeterli olabilmektedir. Ama hakikatte, hiçbir şey O'nun kudretinden ve ilminden habersiz hareket etmemektedir. Bu İlâhî güç, yüzbinlerce sebebi kendine perde yaptığı için, biz akılla sadece sebeplerin işleyiş şekillerini anlayabiliyoruz. Olayların sebep-sonuç ilişkilerini çözümleyebildiğimizde, eşyayı ve varlıkları kendimize hizmetçi kılabiliyoruz. Tabiî olayların sebeplerle oluşturulmuş matriksini, eleştirel akılla çözümlerken, iman eden akılla da bunların hikmetlerini, anlamlarını vahyî bilgiden öğreniyoruz. Gerçekte aklın (zihnin) fonksiyonu, eleştirel boyutunu Allah'ın eserlerini anlama ve çözümlemede kullanmak, iman eden boyutunu da gönül dünyasının veya vicdanının değerlerini ve zenginliklerini yakalamada ve korumada kullanmaktır.

İslâm dünyasında 14. asırdan itibaren iman eden akıl, giderek zihinlerde hakim olmaya başlarken, Batı dünyasında tam tersine iman eden akıldan sorgulayan ve eleştiren akla doğru bir kayış başlamıştı. Zaman içinde Rönesans ve Aydınlanma'yla güçlenen eleştirel akıl, evrenin ve doğanın sırlarını deney ve gözlem eşliğinde çözümlemeye başlamıştı. Sanayi Devrimi, keşif ve icatlar çağı, eleştirel aklın insanlar tarafından yoğun olarak kullanıldığı çağdır. Büyük coğrafî keşifler Avrupa'da derin bir uyanmaya yol açtı. Batı insanı güç ve zenginlik kazandıran bilginin insanın dışındaki dünyada olduğunu fark etti. İnsanın bilgi edinmedeki kılavuzu da, iman eden ve otoriteye teslim olan akıldan, deneye ve gözleme itibar eden eleştirel akla doğru kaymaya başlamıştı. Batı'da Kopernik, Galileo, Kepler, Newton, Kant bu dönüşüme katkıda bulunan bilim adamlarından sadece bir kaçıdır. Bu dönüşüme katkıda bulunan insanlar, iman eden aklın, eleştirel akılla zenginleştirilip, desteklenmesini sağlayan dindar kişilerdi. Sadece doğup büyüdükleri inanç ve kültür ortamında, aklın eleştirel ve sorgulayıcı boyutuna bir meşru çalışma alanı sağlamaya çalışıyorlardı. Kant Saf Aklın Eleştirisi (1780) isimli kitabında insanın düşünmesini sağlayan a priori (öncül) bilginin varlığının gerekliliğini ispatlıyordu. Daha sonraki gelişmelerde bu dönüşüm ve dengeleme hareketi, kontrolden çıktı. Eleştirel aklın bağrında gelişmekte olan bilimin, dine benzer şekilde insana kesin yanılmaz ve mutlak bilgiyi sağlayabileceğine inanılmaya başlandı. Bilimde deterministik, pozitivistik yaklaşımlar ön plâna geçti. İman eden aklın gerekliliği sorgulanmaya başlandı. İman eden aklın çalışma alanı gayrimeşru kabul edildi. Toplumda aklın çalışma alanına ait otorite paylaşılma yerine, bilimsel otorite dinî otoritenin yerine geçti. Eleştirel aklın hakimiyet alanını çoğaltmak ve iman eden aklın belirtilerinin kamudan ve sosyal yaşamdan uzaklaştırılması için yönetimde lâiklik ve sekülerlik modelleri geliştirildi. Ama ne yazık ki, birçok ülkede eleştirel aklın garantörü olan lâiklik, hem serbest düşüncenin ve eleştirel aklın, hem de iman eden aklın meşru çalışma alanlarının yok edilmesinde kullanılan bir araca dönüştürülmüştür. Bu bağlamda "hayatta en gerçek kılavuz, bilimdir, fendir" ilkesi ışığında yolculuk yapmak çok tehlikeli veya çok faydalı da olabilir. Çünkü kılavuz aldığınız fen ve bilim anlayışının içeriği ve çerçevesi çok önemlidir. Sorgulayıcı, eleştirel aklın kucağında, deney ve gözlemle beslenen bilim politikaları rehberliğinde yapılan bilim ve fen mi insana yol göstericidir? Yoksa nakilciliğe, taklitçiliğe dayanan, bilim ve bilim adamının sorgulanmadan bir otorite olarak tabulaştırıldığı ve "bilim veya bilim kilisesi böyle söylüyor" şablonuna sığınıldığı bir ortamda, bilim politikaları olmaksızın yapılan bir fen ve bilim anlayışı mı insana daha çok doğru kılavuzluk yapar?

Ülkemizde ise, iman eden akıl tarafından kuşatılan ve savunulan lâiklik anlayışı, bilim dünyasında dogmatik, kesinci yaklaşımlarla bilimin aktarılmasını ve yapılmasını teşvik etmiş ve eleştirel-sorgulayıcı akıl ve yaklaşımlar, otorite tarafından baskılanmıştır. Pratikte, üniversitelerdeki bilim insanları iman eden akılla otoriteye sadakat çerçevesinde yapılan bilim ve onun savunucuları bilim insanları ve eleştirel akıl ve sorgulamaya dayalı bilim ve onun savunucuları şeklinde ikiye bölünmüşlerdir. 20. yüzyılın ilk yarısında ise, Einstein görecelilik kuramını ortaya atarak, bilimin elde ettiği bilginin mutlak değil, göreceli olduğunu vurguladı. Heisenberg ise deterministik anlayışın belli uzay-zaman ölçeğinde geçerli olduğunu, kuantum düzeyinde belirsizlik prensibinin varlığına dikkati çekti. Bilim felsefecisi Karl Popper ise, herşeyi mutlak ve kesin olarak açıklayan teorilerin hiçbir şeyi açıklayamayacağını belirtti. Ayrıca bilimsel bir hipotez ve teorinin yanlışlanabilirlik özelliğine sahip olması gerektiğini, bilimin doğrulara ulaşmaktan ziyade doğrulara giderek daha çok yaklaşan önermeler ve teorilerden oluştuğunu vurguladı. İnsan düşüncesinin yanılabilirliğine dikkati çekti. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise, insanın deney-gözlem ve eleştirel akılla, mutlak, nihai, kesin, yanılmaz bilgiye ulaşamayacağı fark edildi. Bilimin elde ettiği doğruların, eleştirel akılla, sorgulama yoluyla, deney ve gözlemle test edildiği sürece, geçerliliğini koruyabileceğinin farkına varıldı. İçinde yaşanılan dinamik evrenin göreceli, uzay-zamana bağımlı doğrularını, ancak eleştirel düşünme ve sorgulama yoluyla kavranabileceği fark edildi. İman eden aklın da en az eleştirel akıl kadar insan için gerekli olduğunun farkına varıldı.

Türk Toplumunda Eleştirel Düşünme

Türk toplumunda nedensellik ilkesine göre işleyen eleştirel düşüncenin bir toplumsal refleks hâline dönüşememesinin bir çok nedeni vardır. Bunların ilk başta geleni, Türkiye inanç ve kültürüyle uyumlu kendine özgü Rönesans'ını, Aydınlanma'sını ve Sanayi Devrimi'ni, maalesef istenilen ölçüde gerçekleştirememiş olmasıdır. Yukarıdan aşağıya doğru yapılmak istenen değişim projeleri de halkın katılımını, inanç ve kültürünü gözardı ettiğinden, toplumda sağlıksız bölünmeler ve kopmalar yaşanmıştır. Türk insanı, dünyevî işlerde birinci derecede kullanması gereken sorgulayıcı, eleştirel aklını kullanma becerisini yeterli düzeyde kazanamamıştır. Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey, hem dünyevî hem de uhrevî meselelerde, hem sorgulayıcı ve mucit, hem de analitik ve sentezci düşünce yapısına sahip bilim adamlarıdır. Bugün Türkiye'de yaşanan sıkıntıların temelinde de bu sentezin yapılamayışı sonucunda, ya dinden uzaklaşan ya da bilimden uzaklaşan insan gruplarının açmazları yatmaktadır. Bu sıkıntının aşılabilmesi için, M.F. Gülen'in eserlerinde işlenen ve prototipi sunulan "yeni insan veya yeryüzü mirasçıları" gibi çağa uygun sentezlerin pratikte işleyen modelleri geliştirilebilir.2 Sonuçta, sağlıklı ve dengeli bir optimizasyon, bilimin Allah'ı bulmak için, öncelikle sorgulayan, eleştiren ve tahkiki bilgiyi araştıran aklı kullanarak evreni incelemesi, çözümlemesi, iman eden ve teslimiyetçi aklı, yolculuğun sonunda, yani eserden Müessir'e, sanattan Sanatkâr'a geçerken devreye sokmasıdır.

Dipnotlar

1. A.M. Celâl Şengör, Akıl-Bilim-Deprem-İnsan, Cogito Üç Aylık Düşünce Dergisi, Deprem Özel Sayısı, Özel Eki, Sayı:20 1999. (İstanbul Teknik Üniversitesi 227. eğitim yılı açılış dersi.)
2. M.F. Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Nil yayınları, İzmir, 1998.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

25/7/2009 · Kategori: DIN PSIKOLOJISI

KUR'AN AÇISINDAN, VARLIKTA PSİKOLOJİK YAPININ İLK OLUŞUMU -

ŞEYTANIN İLK PSİKOLOJİK TAARRUZU

İnsana karşı giriştiği ilk taarruzu, Adem ile Havva'nın duygularına hitap ederek, düşüncelerine yasak meyveden yemeleri fikrini verme şeklinde gelişti (7/22). Ona göre yasak ağaç, sonsuzluk, meleklik ya da meliklik-saltanat (20/120) ağacıydı. Ondan yedikleri takdirde sonsuza dek cennette kalacaklar veya melek olacaklardı. Ya da belki de Adem'e yeryüzünde tek sultan ve hakim sen olacaksın diye, halifelik misyonunu hatırlatarak kandırmayı düşünüyordu.

Bir insan için sonsuza kadar cennette kalmak, melek olmak ya da yeryüzü kralı olmak ne demektir? Şeytanın fısıldadığı bu ko nu, soru haline getirilip günümüz insanlarına sorulsaydı ne cevap verirlerdi? Herhalde vicdanı sönmemiş aklı çürümemiş hiç bir insan (melekliği bilemeyiz ama )sonsuzluk ve sultanlık konusunda buna hayır diyemezdi!..Şeytan ilk kumpasında tam isabet yapmıştı. En azından insanı çok iyi okumuş, kendince gördüğü bu boşluğundan ve zayıf tarafından yararlanmak istemişti. (7/20).

Şeytanın burada insanı çok iyi tanıdığını, çözdüğünü, okuduğunu ve insanın mahiyetindeki sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü isteme duygusunu tespit edip düşünce oyunlarını bu yöne teksif ettiğini görüyoruz. Ve şeytan dünyaya inmeyi beklemeden, insana karşı taarruz planlarını hazırlamış bir bir uygulamaya koymaktadır.

ŞEYTANIN CİNSELLİK BOŞLUĞUNU KULLANMASI

İnsanın en zayıf taraflarından biri de cinsel yönüdür. Şeytanın tuzağını son derce profesyonelce kurduğunu söyleyebiliriz. Sonsuzluk gibi insanın duygu ve düşünce dünyasını harekete geçiren ve nefsini uyandıran bir düşünceyi, Adem ile Havva'ya iletmiş, sonra da yasak meyveye uzanma eylemine davet etmişti. Kur'an, şeytanın onları elbisesiz bırakmayı, ayıp yerlerini göstermeyi, böylece cennetten çıkarmayı planladığını bize anlatır(7/27).

Asıl amacı ise kendince düşmanını, esas savaş alanı ve arenası olan dünyaya çekmek, orada hesaplaşmak ve işini bitirmekti. Ve bir ikisiyle hıncı dinecek gibi görünmüyordu, cehennemin büyüklüğüne göre insanları dolduracaktı. Açıkça süslü bir yalan söylemişti, çünkü Allah'a karşı ben üstünüm diye ilk yalanını zaten savurmuştu.

ŞEYTANIN DÜNYA SAVAŞLARI

Şeytan İkinci duygu ve düşünce savaşını, ilk kez yeryüzünde vermiş, bunu Kabil cephesinde yerini alarak göstermiş, adeta Allah’a karşı hırsla verdiği baştan çıkarma andını yerine getirmişti. Yeryüzünde meydana gelen ve sonu kan dökmekle sonuçlanan bu ilk duygusal muharebe, deyim yerindeyse bir kız yüzünden başlamıştı.

Şeytan ikinci kez insanoğlunun karşı cinsel olan tutkusunu kullanıyordu. Kabil, cennet kokusunu henüz üzerinden atmamış Peygamber bir babanın evladı olduğu halde, aslında kardeşi Habil'in eşi olabilecek, aynı batın ikizi, kız kardeşini arzulamaktadır. Bu ilahi yasağı bilerek çiğnemekte israrlı olan Kabil, babasının Allah'a hediye sunma önerisini zoraki kabul eder. Sonuçta Habil'in hediyesi kabul edilince, şeytanda hortlayan tepki duyguları, kıskançlık ve inat Kabilde de uyanmış, intikam peşine düşerek kardeşini öldürmüştü (5/30).

Kur’an’da bu olayda, şeytanın doğrudan müdahalesinden bahsedilmez. Ama şeytanın, insanları baştan çıkarma konusunda ettiği yemin hatırlanırsa, böyle bir olayda parmağının bulunmadığı düşünülemez.

Hz. ADEM VE PSİKOLOJİK DÜŞÜNCENİN OLUŞUMU:

Konuyu, ilk düşünen insana, Hz.Adem’e getirecek olursak, onun şu üç yönünü ön plana çıkarmak mümkündür:

1-Birincisi, salt akıl ve düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir.

Bu yönüyle o meleklerin bilemediği zengin hikmet ve bilgilerle donatılmış, kendisine yeryüzü halifeliği ve hakimiyeti misyonu verilmiş ve temsil ettiği üstün manaya secde edilmesi gibi bir iltifata mazhar olmuştu. Böyle zengin bilgi ve hikmet, halifelik ve dünya neslini başlatma gibi yüksek, ilk ve orijinal mazhariyetlere ve görevlere sahibi olan Adem'in, cennette bile olsa, o aklı başında taşırken yoğun düşüncelere dalmaması düşünülemez.

Hz.Adem’in ilk düşünme eylemi, ayetlerden anlaşıldığına göre, meleklerin bilemedikleri sorulara cevap verirken gerçekleşmiş olmalıdır. Düşüncenin böylece bilgiye hizmet etmesi, Allah’ın, insanı meleklere iftiharla takdim etmesine ve saygı secdesi istemesine sebep olmuş, güzel düşünce anında ödüllendirilmiştir. Hz.Adem, bu bilgilerin yanında düşüncesini, kendisine yüklenen yeryüzü halifeliği görevine ve yetiştireceği nesline de yönlendirmiştir diye düşünmekteyiz .Öte yandan da hem eşi Havva’yı hem de şeytanın manevralarını hesaba katmak ve düşünmek durumunda bulunuyordu. İlk düşünen insanın, bu gibi konularda düşünmeye başladığı düşünülebilir.

2-İkincisi, duygusal düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir. Beşer olarak duygusal yoğunluk yaşadığını görüyoruz. İlki cennet yalnızlığı içinde, soy ağacı eşini bulunca, muhtemelen düşüncesini aşan duygusal bir dokunuşla, yasağı delmiş sayıldı. Suçun cezasının, amelin cinsinden olması, yani soy ağacına yaklaşma, belki de sadece tatma sonucu, avret yerlerinin açılması da yorumu bu yöne kay dırmaktadır. (7/22;20/118-119).Teklifin Havva'dan gelme si, ağacın herhangi bir meyve olması neticeyi pek etkilemez.

Cennet nesil çoğaltma yeri olmadığı için muhtemelen, görev zamanı gelip dünyaya gönderilinceye kadar, geçici cinsel temas yasağı konmuş olabilir, Allah doğrusunu bilir. Bu, Hz. Adem'in çocuklarının, ikizlerin çaprazlama evlenmelerine izin verilmesi gibi geçici bir yasak olabilir. Ayette belirtildiği gibi, sadece yaklaşma, uzanma, dokunma yasağı konmuş da olabilir.. Allah bilir, belki de Hz.Havva'nın rahatsızlık günleriydi, cennette bu olur muydu!. Orası gerçekten cennet miydi, dünyanın cennet gibi bir köşesi miydi! Teklif var mıydı, önce kimden gelmişti, yasak ağaca dokunmak neydi nasıl olmuştu gibi sorulara takılmak doğru değildir.

Bizce bu, İsmail'e bedel inen Kurbanlığın rengi konusunda tartışmaya girmek gibi bir şeydir, ayrıntıda boğulmaktır, stratejiden sapmaktır. Belki de şeytan, menzile ulaşmayı engelleyecek şekilde ayrıntılarda boğulanlardan hoşlanmaktadır. Benzer sapmayı yapan İsrail oğullarının, Kurban edilecek hayvanın rengi konusundaki tartışmaları sonucu içine düştükleri kaotik durumu, Bakara süresi, 67-70. ayetlerde görebilirsiniz.

Ancak bu konuda, Adem’in, şeytanın etkisiyle adım attığını, üst düşünce boyutundan çıkarak, kalp seviyesinden aşağı düştüğünü düşünmek yanlış olabilir. Aksine mahiyetindeki çeşitli duyguları kontrol edebilecek düşünce gücüyle hareket ederek; belki de bilgi ve misyonunu gerçekleştireceği ve neslini çoğaltabileceği yerin dünya olduğu bilinciyle davrandığını, özgür düşüncesini kullanarak bir karara vardığını, görev aşkıyla bir ictihad yaparak o eylemi gerçekleştirdiğini bile söyleyebiliriz. Nebidir, ictihad yapmıştır, ictihadında yanılabilir ama özür dilemiştir!..

Şeytanın, sonsuzluk ağacı diye takdim ederek ağaçtan yemelerini istemesi aslında, insan neslinin çoğalmasını istemesinin bir ifadesiydi şeklinde yorum yapabiliriz. Allah bilir, Kaniatın Efendisi iftihar edeceği ümmetinin çokluğuyla ne kadar övünüyorsa, şeytan da kendisinin iftihar edeceği insanların çoğalmasını istemektedir. Kendince ne kadar çok kişiyi cehenneme yuvarlarsa o kadar intikam almış kinini kusmuş ve rahatlamış olacaktır...

Muhtemelen o da bir an önce insanla birlikte yere inip, insanoğluyla savaşmak, kozlarını paylaşmak yolunda can atıyordu. Ademle şeytanın düşüncesi aynı noktada örtüşüyordu. Dünyaya inmek! Nur ve kir kulvarlarında yürüyen iki varlığın hedefleri bir noktada kesişmekteydi...Ama amaçlar farklıydı; biri olumlu diğeri olumsuz!..

Aynı şekilde iki tarafın yasak ağaçtan anladıklarıyla aynıydı, fakat yaklaşım amacı ve niyet farklıydı. Başka bir ayette temiz ve pis ağaçtan bahsetmesi de bu bağlantıyı hatırlatmaktadır (14/26). Temiz ağaç, olumlu duygu ve düşünce, pis ağaç olumsuz duygu ve düşünce meyvesi verir. Adem'in amacı temiz nesil çoğaltmak iken, şeytan gelecek nesli, Allah'dan uzaklaştırmanın ve cehenneme atmanın hayallerini kuruyor planlarını yapıyordu.

Adem ile Havva’nın; Allah'a isyan, şeytana itaat ya da nefsini tatmin gibi bir planı, azmi ve kararlılığı olmamasına rağmen yine de ilahi bir yasak çiğnenmiştir, Allah’dan bir de azar gelince, her ikisi de pişmanlık duygusu içinde af dilemişlerdir (2/37) Bu noktada şeytanın Allah’a isyan etmesiyle, Adem ve Havva’nın Allah’a yönelişi; müsbet ve menfî, (negatif-pozitif) duygu, düşünce ve davranış farkını da ortaya koymaktadır. Şeytan kibir, inat ve isyan duygusuna yenilerek kaybetmişi, Adam ile Havva pişmanlık ve özür dileme duygusuna dayanarak kazanmışlardı.

Şeytan meleklerin arasında, ruhani alemin esrar dolu güzelliklerinin çinde kazanma kuşağında kaybeden bir varlık temsilcisi sayılabilir. Adem ile Havva da kaybetme kuşağına girişin adı olan isyan ve günah merdiveninin daha ilk basamağında dönüş yapıp Allah'a yönelerek kazananlardan olmuşlardır.

Burda önemeli bir husus göze çarpmaktadır. Hz. Adem'e, sanki bir beşer olarak irade eğitimi verilmektedir. İlk kez bir insan bilgi, duygu, düşünce ve önemlisi iradesiyle sınanmıştır. Bir taraftan Allah'ın yasağı, diğer taraftan şeytanın aldatma adına teşvikleri, öbür yandan da nefis taşıyan bir insanın duyguları bulunmaktadır. İnsan, iradesiyle ya "Yapma!" şeklindeki Allah'ın yasağına uyacak ya da "Yap!" diyen şeytanın sözüne kanacaktır. Nefis yapı olarak şeytanın istediğini gerçekleştirmekten hoşlanmaktadır.

Fakat öbür tarafta kalbe yüce bir duygu ve vicdan, akla güç bilgi ve görev veren, Ruhun gerçek sahibi olan Allah vardır. İnsan, nefsini aşarak tercihini Rabden yana kullanınca, Ruhta zafer kazanmış, Allah'ı hoşnut etmiş olacaktır. Şayet bunu başaramazsa, unutma veya zaaf insanı etkiler de günaha yönlendirirse, alternatif bir kurtuluş yolu daha vardır; o da pişman olmak, hatayı anlayıp Allah'tan özür dilemektir.

Hz.Adem'in şahsında bütün insanlığa iki yöne uygulanabilecek bir bu irade eğitimi ve Allah'a yönelme dersi verilmiş olmakta dır. Bir ayet dikkat çekici bir ifadeyle, itaat ve isyan yeteneğini ve potansiyelini Allah'ın verdiğini, fakat nefsin tezkiye edilip temizlenmesi durumunda kurtulabileceğini, aksi takdirde zararda olacağını vurgulamaktadır (91/7).

Bu insanın, günaha açık bir fıtratının ve psikolojisinin olduğunun belirtilmesidir. Ve bu özellik yaşanarak gösterilmiş olmaktadır.

İnsan için belirtilen diğer hususiyet düşmanlık duygusudur ki bu da "Birbirinize düşmanlar olarak yere inin!" (2/41) ayetiyle ifadelendirilir ki ilk tecellisi Hz.Adem'in iki oğlu arasında gerçekleşecektir.

Hicr süresi 28-29.ayetlerde belirtildiği gibi insanın topraktan şekillenip, ilahî nefha ile ruhlanması onun, melek ve hayvanlardan farklı olarak, "Çift tabiatlı" bir varlık olarak; irade mekiği ile iki kutupta gel-gitlerle yolculuklar yapacak olması, psikolojik duygu ve düşünceler sahibi olduğu gerçeğini göstermektedir. Hz. Adem ve Havva'nın önce bedensel yapılarıyla yasağa yönelmeleri sonra ruhsal yapılarıyla Allah'a sığınmaları, insanın ilk psikolojik alandaki ilk yolculukları ve deneyimleri olarak nitelendirilebilir. Böylece insan psikolojik olarak, yalpalamasını ve yan çizmesini, sonra da ana çizgiye dönerek dengede kalmasını öğrenmiş olarak yeryüzüne gelmiş olmaktadır.

Burdan yola çıkarak, Psikolojik hastalıkların ve kişilik bozukluklarının temel sebebinin oluşmuş olduğunu düşünebiliriz.

Buna Ruh hastalıkları yerine "Nefis Hastalıkları" kavramını kullanmak daha isabetli olacaktır.

Çünkü Ruh, insana son derece sağlıklı ve mü kemmel bir bedenle birlikte verilmiştir. Bedene bulaşması sebebiyle ruhta oluşan olumsuzlukların ana sebebi bedende ve bedene bağlı olarak Nefis arzularında aranmalıdır. Ruh hastalığı deniyorsa bu aslında bir sonuç belirleme olabilir. Adı üzerinde hastalık denmektedir. Aslında ruhu hasta hale getiren nefis ve bedendir, iradesini tamamen bedenden yana kullanan insan iradesidir.

Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ilk çıkış noktası ve sebep: İnsana ve cinne alt yapısı sınırsız bir "Benlik" verilmesidir denebilir. İnsan ve cin, onlara verilen maddî ve ruhî yapılarıyla, benlik ve Yaratıcısı arasında bir ahenk kurmakla yükümlü tutulmuşlardır.

İnsan dışı ama sorumlu tutulan varlık olarak İblis, bu uyumu bozan ilk örnektir. Ancak o, Hz.Adem bir rakip olarak gelene dek negatif benlik tabiatını işletme zemini bulamamıştı. Geldiğinde de, önce Ademe karşı üstünlük olarak kullandığı Enâniyetini, "Rabbim!" diye hitap ettiği halde Allah'a karşı isyan şekline dönüştürmüş, Allah'ın kendisini azdırdığını savunarak, insanların O'na kulluk yapması nın önüne geçeceğini ilan etmişti.

Bu yönüyle, en büyük Psikolog olarak nitelendirdiğimiz şeytanı aynı zamanda ilk ve en büyük Ruh-Nefis hastası olarak da ilan edebiliriz. Şizofreninin sınır ötesini temsil eden şeytan, Yaratıcı ile mücadele etmeyi meslek olarak seçmiştir. Konu tamamen, sınırsızlığa baş kaldıran bir benlik kavgasına dönüşmüştür. İnsanlar içinde de aynı mesleği sürdüren Firavun, türünün ilk örneği olmuş, kendini tanrı ilan ederek Musa'nın Rabbine savaş açmıştır.

Şeytanda benlik, her anında, hem bilinçaltını hem de bilincini tamamen kaplayacak şekilde kin, nefret, düşmanlık ve intikam ateşiyle yapısına uyum gösterecek şekilde yapılanmıştır.

Hz.Adem ise, sadece Rabbi düşünen meleklerden, sadece benliğini düşünen şeytandan farklı olarak, bedensel benlik yapısına geçici olarak takılmış, ama ruhuyla Rabbe yönelerek aradaki ahengi "Ben hatalıyım!" diyerek tekrar kurmuş ilk örnek varlıktır. Bu aslında ayetin "Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler-tanısınlar diye yarattım"(51/56) şeklindeki anlamıyla örtüşen bir durumdur.

Burda Ademle Şeytanı ayıran önemli bir faktör vardır. Her ikisi de yaratılıştan gelen ümit ve korku, sevgi ve nefret, gibi önemli zıt duygular arasında bir seçim ve tercih yapmışlardır. Şeytan hem ümidi hem de korkuyu kibir ateşiyle kül etmiş, sevginin ise -Kabilde ilk tezahürünü görüldüğü gibi- baş katili olmuştur. Sonuçta da o, tamamen bir nefret kimliğine bürünmüş, benliğinde bir anlık sevgiye bi le yer bırakmamıştır.

Adem ise, muhtemelen işlediği hatayı bile, etkisinde kaldığı bir kısım sevdaların etkisiyle gerçekleştirmiş, sonra benliğini piş manlıkla, ümit ve korku dengesi içinde, başlangıçta Muhabbetle yaratıldığı ve geldiği o asıl sevgi kaynağıyla tekrar buluşturmasını bilmişti.

Şeytan bir dönüş kimliğiydi; Adem de!...

Fakat şeytan Rabden benliğine dönmüştü.

Bir Rab sevgisi vardıysa onu dirilmemek üzere benliğine gömmüştü. (Şeytanda İstiklaliyet-Bağımsızlık kimliği)

Adem ise benliğinden geçip Allah'a dönmüştü. (Ademde Aidiyet-Bağımlılık kimliği)

Benliğindeki günah ateşini, daha kıvılcım iken, tövbe ile Rahmet denizinde söndürmüştü!..

Cennette, benlik tarafından olumsuz olarak değerlendirilecek duygu ve düşünceler olmamalıydı. Tezahür eden Adem ve şeytan olayları karşısında, insanların benlik yeri olan dünyaya inmeleri kaçınılmaz oldu. İlerde insan tekrar ilk mekanına avdet edince, için deki tüm benlik olumsuzlukları çekilip alınacak, bütün benliklerde sadece huzur ve mutluluk hakim olacak, insanlar benlik savaşçıları olarak değil benlik kardeşleri olarak karşılıklı oturacaklardır (15/47).

Benlik ahenginin sırrı, benliğin Allah'a dönük olmasıdır. Gerçek özgürlük de Allah'a yönelik olan özgürlüktür.

İnsan benlikteki sınırsız kaynaklara bakarak ve kapılarak, sadece kendine yönelmekle bu dengeyi bozabilmekte, özgürlüğünü köreltmekte, sınırsızlığa, sınırsız özgürlüğe adayken kendisini, özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Benlik sonsuzluk mayalı bir nüve-damla yapıdır ki, emanet olarak, Var Edicisi adına değerlendirilsin buudlansın diye vardır!...

Evren var; benliğiyle insanı taşısın diye var!

İnsan var; benliğiyle Allah'ı tanıması için var!

Benlik var; İnsan Allah'ı en iyi tanıyan olsun diye var!..

Allah madem var; benlik O'na yâr olsun diye var!.. Şeytanla Adem"i birbirinden ayıran diğer önemli faktör, donatıldıkları iç güçlerini farklı şekilde kullanmaları ve değişik savunma ve kontrol mekanizması geliştirip uygulamalarıdır denebilir.

Şeytan kendisine verilen nefis, akıl, bilgi ve farklı yetenek güçlerini, nankörlük yaparak ve bencilce sadece kendi egosu hesabı na değerlendirmiş ve narsistce üstünlük psikozuna kapılarak, kibir mekanizmasını geliştirmiş sonra isyan mekanizmasıyla gerçek kimli ğini oluşturmuş, intikam yeminleriyle de ardından, benliğindeki savaş mekanizmasını hareket geçirerek son duruşunu belirlemiştir.

Hz.Adem ise, tabiatındaki nefis arzuları, eşe yönelme ile nesil çoğaltma ve toplumsallaşma heyecanı, sonsuzluk duygusu, bilgi yüklenip halifelik görevinin verilmesi gibi saikler ve iç enerjinin, bir yanlış davranışa yönlendirmesi sonucu, müthiş bir kontrol, denetim ve yönetim mekanizmasını ortaya koymuştur; o da pişmanlık duygusu ve tövbe ile Rabbe yönelişi ve affedilmesini talep edişidir.

Bu aslında, insan psikolojisinin ikinci belki de ilk ciddi oluşum deneyimi sayılabilir. İlkinde Hz.Adem, kontrol mekanizmasını iş letmemişti çünkü bunu gerektiren bir durum yoktu. Hata nedir bilmiyordu, Hata durumunda ne yapılır onu da bilmiyordu. İnsan ilk kez pratiğini yaparak, psikolojisinin bozulması ve düzeltilmesi deneyimini yaşayacaktı. Rabbisi ona verdiği bilgilerin yanında, yeni bazı af ta lebi kelimeleri daha öğretecekti...

Hz.Adem, Psikolojik bir yanılma ile, yasak meyveye yönelmişti. Ardından da İlahî irşat ve terbiye ile, ilk kez orijinal, içsel, yepyeni bir mekanizma ve psikolojik tavır oluşturmuş, bu olumlu duygu ve düşüncesiyle önceki olumsuz durumunu düzeltmiş yönetim altın da alarak ruhsal huzura ermişti.

Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ikinci çıkış noktası ve ana sebep: Vicdanda ve düşüncede yer etmiş, yaratılıştan ge tirdiğimiz kontrol mekanizmalarını işletmemek, bunun sonucunda; beden ve nefis arzularına aşırı ve kalıcı ilgi göstermek ya da tamamen ilgisiz kalmaktır. Aynı şekilde Akıl, kalp, vicdan gibi Ruh mekanizmalarına aşırı yönelmek ve yüklenmek ya da onlara tamamen yabancı kalmaktır...

Buna göre, Psikolojik yaklaşımların anahtarı, insan benliğini iyi okuyarak anlamak, Yaratıcısıyla münasebetlerini düzenlemek ve Allah Kelamını baz alarak, insanın Ruh ve Beden ilişkilerine ölçü ve denge kazandırmak, duygu ve düşüncelerini yönetme ve iletişim kurma sanatını öğretmektir.

3-Üçüncüsü, dünyada problem çözen Hz. Ademdir:

Hz.Adem'in sözünü ettiğimiz üç ilgi alanına geri dönecek olursak; akıl ve kalp yönleriyle bir düşünce ve duygu tecrübesi yaşadıktan sonra onun, dünya hayatında, düşüncesini yönlendirmedeki ilk pratik örneği, iki oğlu arasındaki, ciddi problemi çözme çabalarında gözlenir.

Yeryüzünde ilk kez iki insan, ilk kez ciddi psikolojik bir savaşın içine girmişlerdir ve olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve davranışın temsilciliğini yapmakta ve bunu söze dökmektedirler. Hakim menfî duygu ise, "Ben" in kendini kabul ettirmek istemesi, ilk kez Allah'ın görevli bir Nebisi olan babaya karşı gelmesidir.

İstediği gerçekleşmeyince, kıskançlık ve düşmanlık duyguları o "Ben" i sarmış, kim bilir kaç gece ve gündüz ruh dünyasında bu duygularla yatıp kalkmış ve içinde intikam hislerinin doğmasına ve katle sebep olacak ruhsal kuluçka dönemi yaşamıştı. Böyle bir dönem yaşadığını, öldürme kararı almasından ve bunu soğukkanlılıkla gidip kardeşine açıklamasından anlıyoruz.

Kabil: “Seni öldüreceğim!” dedi. Habil ise müspeti seslendirdi: “Ben öldüremem, Allah’dan korkarım” diye cevapladı(5/28). Sonuçta Kabil, kardeşini öldürür ve kaybedenlerden olur. Şeytan sahnede yok gibidir, sinmiştir; çünkü rolü artık insan üstlenmiştir!..

Bu, olumsuz duygu ve düşüncenin, yeryüzündeki ilk negatif zaferi sayılabilir. Şeytanın kibri ile Kabilin kıskançlığı, aynı temel duygunun ürünü olan düşünce tarzında buluşmaktadır: Allah’dan kopmuş hasta Egonun, Aidiyeti terk edip İstiklaliyet' ini ilan etmesi, benlik adına varlıkta Hakimiyet kurmak istemesi...

Enaniyet, haz aldığı değerlere saplanıp gömülünce ve düşünceyi bunun tatmini yolunda işletince iki benlik sloganı ortaya çıkmış oluyor:

Şeytanın: "Ben varım!" demesi,

Kabilin: “Benim olacak!” demesi....

Olumlu ve olumsuz düşüncenin esası “Ben” felsefesine dayalıdır.

Olumlu düşüncede benlik, yaratıcısına intisab eder, bağlanır O’nun adına eş ya ve hadiselere bakar. Benliğini, O’nu tanımada bir mikyas-ölçü yapar. Kendisini sonsuz güzelin mükemmel bir aynası olarak görür. Sonsuz güzele ulaştıran olumlu yolları araştırır. Olumsuz düşüncede ise özgürlük adına bütün yapılarıyla benlik ön plandadır. Her şeye o gözlükle bakar. Her şeyin merkezine sadece kendisini koyar. İşte bu iki kutuplu düşünce dünyasının ilk temsilcileri olarak karşımıza, Ademle Habil, Şeytanla Kabil çıkmaktadır.

İnsan aklının, duygu ve düşüncesinin asıl varlık sebebi, “Ben” ile yola çıkıp “O’na” ulaşmak, O’nunla “Ben”i yaşamaktır.

Şeytan Kur’an bütünlüğü ve hadislerin ışığında mercek altına alınır iyi analiz edilirse, psikologların, insanı tanıması ve problem lerini çözmesi kolaylaşacaktır diye düşünmekteyiz. Çünkü şeytan insanın bütün ruh haritasını hem de kıyamet noktasına kadar çok iyi okuyabilen, yaratılmış nefis taşıyan tek varlıktır.

Şeytan bir insan uzmanıdır. İnsanlığın -deyim yerinde olmasa da- ezelî düşmanı olan şeytanın alt edilmesi, insanla beraber çok iyi analiz edilmesi, hem manevî planda hem de ilim planında bir uzmanlık işidir. İnsanı ve şey tanı iyi anlamak, irtibat noktalarını etraflıca belirlemek, insan psikolojisi adına bir zafer kazanmada ön adım olacaktır. Bu yönüyle Mürşid Psikologlara büyük iş düşmektedir

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

9/7/2009 · Kategori: DIN PSIKOLOJISI

KUR'AN AÇISINDAN, VARLIKTA PSİKOLOJİK YAPININ İLK OLUŞUMU -



Rahman'a tam ayna, varlıkların takvimi, en alası...Melekleri ardında bırakmış insan nev'inin en muallası...Kimi zaman da insan, benlik sevdalısı, nefis ve şeytan yanlısı hatta esasen sultanı olduğu mahlukatın en ednası

İnsan, Kur'an'ın kitaplaşmışı, evrenin canlanmışı...Psikoloji, bu canlı kitabı okumaya çalışan minik bir göz, gözde bir kirpik, kirpikte bir köz... O, İçte bir göz, gözde öz, özde ilahi bir söz haline geldiğinde, "İnsan meçhulünün sırlarını işte şimdi çöz!" mazhariyetine ermiş olacaktır...

HZ.ADEM, ŞEYTAN VE PSİKOLOJİK YAPI

Ruhun mahiyetinin bilinemez oluşu, akıl, kalp, nefis, vicdan, zihin, bilinçaltı, duygular, düşünceler, davranışlar konusunda tarih boyu, filozofların, mütefekkirlerin, mutasavvıfların, ilim adamlarının ve araştırmacıların farklı yorumlarla açıklamalar yapmalarına sebep olmuştur.Tıp ve psikoloji gibi ilimlerde de insanı hala detaylandırmaktadır.

Sözgelimi sevgi, bir kalp işi midir, akıl işi midir, nefis işi midir? Öfke, nefret, kin, haset, kibir, kaygı, korku, üzüntü gibi duygular, gerçekten sadece duygu mudur? Düşünceyle hatta duyularla ilgi ve ilişkisi yok mudur? Bu konuda kalp masum mudur, nefsin, inanan lar için şeytanın, bilinçaltının katkısı yok mudur? Yoksa sorun sadece beyinden ve sinir sisteminin işleyişinden mi kaynaklanmaktadır? Şehvet dediğimiz zaman, akıl ve kalbi hemen bir tarafa ayırıp, hedef tahtasına şeytanı mı, nefsi mi yoksa her ikisini mi koyalım?

Duygular, düşünceler ve davranışlar, ruhumuzun kendini ifade etme ve gerçekleştirme biçimleridir. Duygu ve düşüncelerin ruh dan ayrı kategorik bir varlıkları yoktur. Ruhun mekanizmaları, işleyen fakülteleri durumunda olan irade, vicdan ve nefsin fonksiyonları ve tezahürleri sayılabilirler.

Bedensel parçalarımız ise soyut duygusal ve düşünsel plan ve proje taslaklarının uygulama alanı, inşaat sahası gibidir. Ancak bedenimizde farklı duyuların ve organların çeşitli görevlerinin olması gibi, ruha ait, işaret ettiğimiz mekanizmaların da aynı şekilde çok farklı, değişken ve kompleks işleyişleri, icraatları olabilmektedir. Duygu ve düşüncelerin belli davranışlarla ortaya çıkmalarında ise, iç oluşumlar kadar dış etkenler de önemli rol oynamaktadır.

İnsan, dairevî bir ruh varlığında, prizma yapısıyla düşünülse, vicdan-kalp ve duygular yönüyle esas olarak Allah’a, akıl-irade, düşünce, bilgi ve nefis yönleriyle de dünyaya olumlu olarak yönelmesi istenmiştir. Duygu ve Düşünce, İnsanın ilk ve en önemli varlık gerekçesidir. Melek, cin, ruhaniler, madde dünyası var edilmişti ama henüz düşünen insan yoktu. Düşüncenin ana malzemesi bilgiyle donatılan Hz.Adem, bu düşünce evrenine adım atarken, varlık da gerçek anlamını bulmuş, ilk düşünen insan, bir Peygamber olarak gönderilmişti.

İman ve ibadet mükellefiyeti, Kur’an’da çok tekrar edildiği gibi akıl sahibi, aklını kullanan ve düşünen varlıklar yani insanlar ve cinler içindir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler (ve tanısınlar) diye yarattım” (51/56) ifadesi, insanın yaratılış amacına farklı bir anlam yüklemektedir; o da, ibadet sorumluluğunun ve Allah Kültürüne sahip olmanın ancak Kalp ve duygularla, akıl ve düşün celerle mümkün olduğudur. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz (S.A.V.)düşünceyle ibadeti eşdeğer hatta üstün tutmuş, evreni anlatan ayet leri okuyup da düşünmeyen ve duygulanmayan insanı kınamıştır.

Düşüncenin ana ilgi alanı Allah Kültürü olmalıdır. Çünkü bütün varlık O’nun eseridir. Evren ve insan O’nun; İlim, İrade ve Kud ret sıfatlarının ürünüdür. O’nu düşünmek, O’nu O’na uygun tanımak, aslında evreni ve insanı gerçek anlamıyla düşünmek ve tanımak anlamına gelir. Bu perspektiften bakınca, insanın (Kur’an’la beraber) evreni ve insanı bütün yönleriyle düşünmesi, tanıması ve Yaratıcısıyla ilişkilendirmesi, bir yaratılış amacı ve kulluk görevi olmaktadır.

Allah adına, Allah’ın var ettiği dünyayı ve o dünyayı mamur hale getiren, düşünen insanı düşünmek ve tanımak! Bu bakış açısıyla insanın, iç dünyasındaki çatışmalara yaklaşmak, hayat mücadelesinde ve insanlarla ilişkilerinde karşılaştığı problemlere çözüm aramak, daima insan ve toplumu mutlu edecek yöntemler geliştirmek, böylece düşüncenin hakkını vermek temel hayat felsefemiz olmalıdır.

Kur’an açısından düşüncenin, varlık platformunda ilk şekillenmesine baktığımızda, karşımıza temelde şu ana alanlar çıkmakta dır: Cenab-ı Hakk’ın ayetlerdeki beyanları (ki biz bunlara “İlahi Düşünce” gibi bir kavram kullanmayı uygun bulmuyoruz), melekî düşün ce, insanî düşünce ve şeytanî düşünce. Melek tamamen olumlu-pozitif düşüncenin, şeytan tamamen olumsuz-negatif düşüncenin tem silcisi olarak karşımıza çıkar. Adem ise, her iki düşüncenin kaynağı olabilecek bir yapıya sahip bulunmaktadır. Nitekim olumsuz duygu ve düşünce, ilk kez Peygamberde değil, oğlunda tezahür eder.

Allah, meleklere:

“Ben yeryüzünde bir Halife (düşünen ve yöneten insan) yaratacağım” (2/30) demişti. Bu beyan düşüncenin eylemden önce nasıl bir proğramlayıcı olduğunu göstermektedir. Melekler, Allah’ı tesbih ve takdis ettiklerini ve kan döken, anarşi çıkaran insanın yaratılışının hikmetinin ne olduğunu sorarak, olumlu ilk bakış ve düşünce örneğini sergilerler. Bu yaklaşım şekli de, eylemin düşünce meydana getirdiğinin ifadesidir.

Melekler bu düşünceleriyle insanın, olumsuz bütün hallerinin, ancak Allah’a yönelmekle, O’nu tanıyıp, tesbih ve takdir etmekle önlenip, olumluya yönlenebileceğine parmak basmış oluyorlar. Ne var ki iyi niyetli her düşünce ve bakış, isabetli olmayabilir ya da yetersiz kalabilir. Melekler düşünce ve eylem üretmekten çok, uygulanacak olumlu eyleme göre şekillendirilmiş saf güzellik ve iyilik temsilcisi varlıklardır.

Allah: “Ben sizin bilemeyeceğinizi bilirim” diyerek, meleklere, Adem’e öğrettiği (Allah'ın kendi isimlerine, İnsan yapısıyla ilgili bilgilere, varlıklara, eşyaya, nesillere vb. bilgileri) isimleri sordu. Onlar bilemeyince Adem’e sordu, o bilince de meleklere: “Dememiş miydim?” dedi. Bu diyalog, olumlu düşüncenin ve yorumun, güvenilir kaynaktan gelen doğru bilgiye dayanması, öncelikle de araştırılması gerektiğinin dersini vermektedir.

Burada dikkatimizi çeken bir konu şudur. Tefsirciler Adem'e öğretilen bilgi konusunda genellikle dünya hayatına ait eşya isimleri şeklinde görüş bildirirler. Şüphesiz bu da bütünün bir parçası olabilir. Ancak Her Peygamber başlı başına insan eğitimcisidir. Bu da onların insanın psikolojik yapısıyla ilgili her konuda temel kavrayış gücüne sahip bulundukları anlamına gelir.

Öte yandan öğretilen isimlerin başında Allah'ın isimlerinin olduğu da düşünülebilir. Esmayı Hüsna çoğunlukla dua amaçlı okunur ve bu güzel bir uygulamadır. Ne var ki asıl olan bu anlamların muhtevalarını kavramak ve insanın hem kendi ruh dünyasında hem de insanlar arası ilişki ve iletişimlerde gereklerini uygulamaya çalışmak olmalıdır. Allah'ın her güzel ismi aslında hem insanın psikolojik hayatına hem de insanlar arası iletişimde denge ve verimlilik kazandıracak temel hayat taşlarıdır ve insanlara en mükemmel davranış modellerini sunmaktadır.

Peygamberlerle beraber Peygamber Efendimizin de insanlara güzel örnek olarak gösterilmesinin temelinde, Allah'ın bütün güzel isimlerinin en üst düzeyde temsil etmeleri ve insanlara örnek davranış modelleri sunmalarıdır.

Ayetlerde bu önemli bilgi konusuna dikkat çekildiği gibi ayrıca duygu ve düşünce saplantılarına girerek, bozgunculuk yapma, fesat çıkarma gibi yeryüzündeki olumsuz eylemlere karşı insanoğlunun bilgi gibi güçlü bir alt yapıya ve desteğe sahip olduğunun, bunun kıymetinin bilinip değerlendirilmesinin uyarısı da yapılmış yapılmaktadır.

İnsan öncesi bu ikinci diyalogda, dünya ve insan hayatının üç temel kavramı işlenmektedir: Bilgi, Düşünce ve Eylem.

Kur’an’a göre ilk diyalog "Elestü birabbiküm!.."(7/172) ile Allah ve ruhlar arasında gerçekleşmiştir. Allah bilgi sahibidir, bir insan yaratmayı dilemiş, ilim planında var etmiş sonra da varlık alemini ve sonra Adem'i yaratmıştır. Aynı sıralama Adem için de geçerlidir. Allah onu duygu sahibi bir varlık olarak yaratıp bilgi vermiş, düşünmesini sağlamış ve eylem için dünyaya göndermiştir.

ŞEYTANİ DÜŞÜNCE TARZI

Şeytani düşünce tarzı, duygusal bir boyut kazanarak bu aşamada devreye girmektedir. Allah, anatomik harika yapısı, bilgisi ve misyonu ile mükemmel yaratılan bu, sanat şaheseri ilk düşünce modeli karşısında, meleklerden secde etmelerini ister. Bu, o güne kadar melekler arasında, cin türünün ilk baba-örneği olarak ve İblis ismiyle (18/50), ayrıcalıklı bir konumda bulunan şeytanın, olağanüstü bir Ego-Ene-Benlik patlaması yapmasına yol açar. Bu aslında iç benliğinde, bir tohum halinde sakladığı preslenmiş olumsuz duyguların ortalığa saçılması, negatif karakter yapısının şekillenmesidir.

Şeytan bir anda mı isyan ve inkar psikolojisine girdi, yoksa bekraundu var mıydı? Bir ayet bu konuda bize ışık tutabilir. Ayet, 'Biz sizi yarattık, sonra süretten sürete şekillendirdik, sonra meleklere secde emrettik, hepsi etti iblis secde etmedi...”demektedir (7/11). Diğer ayette, Allah yaratmadan önce, meleklere balçıktan bir insan yaratacağını, ruh üfleyince secde etmelerini bildirir, sonra secde em ri gelir. Şeytana secde etmeme sebebini sorunca da, çamurdan yaratılmış olduğunu gerekçe gösterir (15/28,33).

Öyle anlaşılıyor ki, şeytan, meleklerin içinde olduğundan, Adem'in yaratılmadan önce gündeme gelişinden haberdardı, belki de kendi aralarında, beşerin yaratılışı ve özellikleri konusunda konuşmalar (Mele-i Ala'daki konuşmalar (38/69) geçiyordu. Şeytan, daha o zamandan, içinden kuruluyor, "Onu tanımayacağım!" diyordu. Adem’in şekilden şekle tedrici yaratılışının safhalarını izleyebiliyordu, Adem şekilden şekle girdikçe, iblis de şekilden şekle giriyor, hınçlaşıyor ve kendisine bir rakip hazırlandığı düşüncesiyle onu tanıma ma azmini zaten içinde oluşturuyordu. "Onu topraktan yarattın!" şeklindeki yaklaşımı da, Ademin yaratılışının ve kendisine topraktan bir rakip olarak hazırlanışın farkındaydı ve ona diş biliyordu. Ona saygı göstermemeye de muhtemelen kararlıydı.

Basit görünen bir düşünce kıvılcımı, duygu yangınına ve isyan eylemine yol açar. Negatif duygular, negatif düşünceyle ilk kez şöyle dillenir:

"Şuna da bak! Sen bunu mu benden üstün yaptın?",

" Ben ondan üstünüm, onu topraktan beni ateşten yarattın!” (7/ 12, 17 /61-62).

Şeytan ikinci fıtrat kazanır ve bunu benimser. Çünkü zaten böyle bir şeye hazırlıklıdır o. Artık mahiyetinde her an kötülük fikri ve onu yayma yemini hakim olacaktır.

Çünkü şeytanda ilk kez olumsuz bir kısır döngü (Fasit daire) oluşmuştu. Kibri ve kendini üstün görmesi, ardından secde etme mesiyle halkalar oluşmaya başlamış, bu Allah'a isyanla devam etmiş ve her an kötülük yapacağına yemin ederek, Allah’a değil kendisi ne onay vermiş, egosunu zemberek gibi kurmuş, olumsuzluklara programlamıştır. Bu talep de Allah tarafından kalbinin mühürlenmesi şeklinde onaylanmıştır.

Artık Şeytanın düşüncesinde iyilik kavramına yer kalmamıştır. Bu güneşe benzer. Atomlar sürekli parçalanır ve sürekli yenilenerek enerji üretilir. O da sürekli kötülük üretmeye başladı. Bir insan, geçici öfke halinde kudurmuş gibi olur, etrafına saldırır, kırar döker, parçalar, sonra da sakinleşir. Şeytanın her hali böyledir. Bir farkla ki şeytan en öfkeli halinde bile akli muhakeme ve muvazene gücünü kaybetmez.Ama Tövbe etmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Oysa Adem tövbe-istiğfar duygusuyla ve Allah'a secde ile bu kısır döngünün oluşmasına meydan vermemişti.

Anlaşılıyor ki şeytan, Adem’den farklı olarak, sadece düşünce ve eylem varlığı olmayı tercih etmiş, secde etmeyi ret ederek, itaat ve hayra yönelik bütün duygularını adeta kısırlaştırmıştır. Hadım olan insanın fonksiyon yitirmesi gibi, şeytan tamamen bir inanç ve iyilik özürlü bir varlıktır. (Cin süre sinde, cinlerin inanmasından teslim olmasından söz edilir)

İsyan edip secde etmeyen şeytanın birincil duygusu, sahip olduğu kendince yüksek değerleri kaybetme endişesi olabilir. Çün kü o da, Adem gibi, meleklerden farklı olarak bazı mahiyet özelliklerine, kapsamlı bilgiye ve üstün yeteneklere sahip bulunuyordu. Kıya mete kadar ölüm tatmayacak tek varlık olması (17/62, 38/79-81), insanların göremediklerini görmesi, vesvese verip nefisleri, duygu ve düşünceleri etkilemesi, peygamberlere bile müdahale etmek istemesi gibi ( 7/27, 15/39, 22/52-55)

Bu avantajları onda kibir, kendini beğenme, üstünlük taslama gibi ikincil duyguların beslenmesine yol açmış, Ademin bir rakip gibi karşısına konması, bir de secde edilmesinin istenmesi, onu büsbütün çıldırtmış, duyguları kararlı isyan düşüncesine dönüşerek, inat ve israrla isyan bayrağını açmış, artık o, kendince bir ilk ve varlıkta olmayan orijinal bir şey olmuştu.

Belki da ona en cazip geleni de buydu: İlahlığa alternatif oluşturmak, dişine göre bulduğu insanlık varlığıyla kıyasıya savaş mak! Böylece kendisini kanıtlamak ve tatmin olmak!..Adem belki de sadece bir sebep olmuştu, böyle bir fırsat kolluyordu, bulunca tam zamanı dedi ve adeta kötülüğün tek ilah adayı gibi varlık piyasasına çıkıverdi. Benzer çıkışın insan temsilcisi bilindiği gibi Firavundu...

Şeytanı böylesine cüretkar kılan şey herhalde, Melekler arasındaki tek orijinal model olmasıydı. Bu onu özgün ve farklı kılıyordu.Yaratıcı olamayacağını bildiği için, yaratıcıdan sonra ilk ve tek olma düşüncesine kapılacak kadar ayrıcalıklı donanımı vardı. Yaratıp var edemiyordu ama yaratılan bütün insanların varlık amaçlarını yok edebilirim diye düşünüyordu.

Şeytanın asıl kahredici azgın duygu tabanlı saldırgan düşüncesi bundan sonra kendini gösterir, çünkü artık o yeminli bir olumlu düşünce baş düşmanı olmuştur. Azgınlığın uç noktasına vardırdığı insana tepkisini, ültimatom çeker gibi Allah’a karşı küstahça şu şekilde yöneltir:

“Yeryüzünde günahları kullarına süslü gösterecek, onları azdıracağım” (15/39),

“Doğru yolun önüne oturacağım; önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım, çokları şükredenlerden olmayacak” (7/17).

Şeytan sanki gelecekten haber vermektedir. Ve kesin bir dille konuşmaktadır. Bu kudurmuş bir öfke halinde söylenmiş heze yanlar mıdır? Yoksa, meleklerin "Fesat çıkaracak, kan dökecek insan mı yaratacaksın?" diye sormalarının altında yatan, insan hakkın da bildikleri gelecek bilgiyi mi biliyordu!..Ya da bir taraftan kendi gücüne ve yeteneklerine bakmış diğer taraftan da insandaki zayıf noktaları iyi keşfederek; "Ben bunun hakkından rahat gelirim!" demiş, nefis istekleri karşısında onun cılız bir rakip olacağını düşünmüştü...Haklı da çıkmıştı!..

Şeytan da olsa doğru söylediği anlar olabilir. Sözgelimi ihlaslı kulları azdıramayacağını itiraf eder (38/75) Bir ayette Allah, şey tanın tahminin doğru çıktığını, azgınlaşan insanları (Sebe) örnek göstererek hatırlatmaktadır (34/20).

Tamamen menfi duygu ve düşünce fasit dairesine hapis olan ve kinle dolup taşan şeytan, hadislerin de belirttiği gibi, insanın kalbine, aklına ve nefsine doğrudan ve sürekli uydu yayını yapar gibi, bin bir koldan çeşitli yöntemlerle yaklaşarak, olumsuz duygu ve düşünceler gönderebilmektedir.

Ne var ki şeytanın yaptırım gücü bununla sınırlıdır; sadece duygulara kurşun atabilir, düşünce oklarını gönderebilir. Şayet insan kalbini inançla zihnini bilgiyle donatır, uzmanlardan, olumlu kitaplardan ve güzel arkadaşlarından destek alırsa, bu zehirli oklara karşı güçlü bir dalgakıran gibi, kalkan oluşturmuş, duygu ve düşüncelerini koruma altına almış olacaktır.

Şeytanın en büyük taarruz alanı, başkonsolosu ya da lokomatifi olarak gördüğü nefistir. Çünkü nefis, insanın en zayıf tarafıdır ve akıl gibi bir muhakeme gücüne sahip değildir. Kalp ve vicdan gibi derin ve güçlü duygusal bir bağlantısı da yoktur. Nefis, helal haram tanımaz, doymak bilmez. Özellikle yeme içme, cinsellik, mal, makam ve şöhret tutkusu, şeytanın ağzını sulandıran başlıca nefsani boşluklardır. Şeytanın, bu yönlerden vurduğu insan, inanç ve düşünce planında bloke edildiği için, kolayca olumsuz davranışlara yönlenebilmektedir. İnsan öncelikle şeytanın maşası olan nefsin elinde dizginlenmiş ve zincire vurulmuş kalbini ve düşünce dünyasını özgürlüğe kavuşturmalıdır.

Şeytan, intikam duyguları içinde insana, karşı yapacağı düşünce savaşlarının tetiğine basmadan önce, iki kez diyalektik manevra yapmıştı. İlkinde, kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ve ondan üstün olduğunu savunarak, Allah karşısında bir mantık oyununa girmişti. Diğerinde ise yine Allah’a karşı sinsice bir plana girişmiş, laf oyunu yapmış, mahşere kadar ömür verilmesini istemiş fakat kıyamete kadar izin kopartabilmişti.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »