VEHHABİLİK VE VEHHABİLİĞE BAKIŞ AÇISI * - 4 -
4. el-Emru bi'l-Ma'rûf ve’n-Nehyu ani'l-Münker:
“İyiliği emredip kötülüğü yasaklama”, bütün İslâm mezheplerinin benimsediği bir Kur’ân emridir. Ancak bunun anlaşılma tarzı, mezhepler arasında farklılık arz etmiştir. Ehl-i Sünnet, bu hususta, insanlar arasında nifak doğurmamak, karışıklığa sebep olmamak için makul olan yolu benimsemiş ve bu işi, her Müslümanın şartlarına uyarak yerine getirmesini istemiştir. Ayrıca Ehl-i Sünnet bu hususta, “Allah’ın Resulü üzerine düşen, ancak tebliğ etmektir...” (Mâide, 99) emrini esas almış ve zora başvurmadan yumuşaklık ve gönül hoşluğu ile, haram ve vâcib olan emir ve yasakları yerine getirmeye; mükellefe hatırlatmaya çalışmıştır”.
Haricîler ve günümüzde yaşayan kolu İbâdiyye ise, bu görüşü, İslâm’a davet adı altında Müslümanlarla savaşmak şeklinde ele almışlar ve bu anlayışlarıyla, Vehhâbîlere tam bir örnek olmuşlardır. Öyle ki, Vehhâbîler, Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki her yeni şeyi Bid’at saydıkları ve bid’atlere kapılmış olanlarla savaşmanın Kur’ân-ı Kerim’in, “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz” (Al-i İmrân, 110) âyetine göre zarurî olduğuna inandıkları için, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara karşı kılıç kullanmaktan çekinmemişlerdir(19).
Nitekim Suûd'un daha önce sözünü ettiğimiz, Medine’yi zaptedişi üzerine yaptığı “İslâm’ın nîmetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden razı ve hoşnut kıldınız; artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyl ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden kaçının; ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler... Hocaların derslerine devam ve her ne mev’iza ve mesele takrir ve tasvir ederler ise, mucib ve muktezâları üzere amel ve harekete gayret ve sebat ederler; şayet içinizden biri muhalefet gösterir ve itiraz ederse, cümlenizin malları, eşya ve hayatı askerim için mubahtır” şeklindeki konuşmasında, “emr-u bi'l-ma'rûf’ anlayışının izleri görülebilir.
"İyiliği emir, kötülüğü yasaklama” anlayışının, her türlü bid’ati içine alır şeklinde tatbiki, Vehhâbîleri fevkalâde katı ve zorbaca tedbirlere sevk etmiş; Müslümanları, son asırda, Harici zihniyetinin tipik tezahürleri ile bunaltmıştır. Nitekim bu hususta Kâtib Çelebi (v.1659) şunları söyler: “Bid’atler, halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bid’at, bir halkın arasında yerleşip oturduktan sonra, artık şeriatın beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak (el-Emru bi'l-Ma'rûf ve’n-Nehyu ani'l-Münker) işidir diye halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk, alışıp âdet edindiği işi, eğer (ister) sünnet, eğer (ister) bid’attir, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikâdda olan bid’atler için Sünnî padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bid’atler hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vaizler nice yıllar kendini verip halkı bir bid’atten döndüremediler.”
"İmdi, halk âdetini bırakmaz, her ne ise, Allah’ın istediğine göre sürülür gider. Ancak, başta bulunanlara, İslamların düzenini korumak ve İslâmlığın şartlarını ve esaslarını halk arasında saklamak lâzımdır. Vaizler, genel olarak halkı Sünnete rağbetlendirmek ve onları bid’atten uzaklaştırmak yolunda yumuşaklıkla va'z ve nasihatla yerinince üzerine düşen vazifeyi yapmış olurlar. Allah’ın elçisi üzerine düşen ancak bildirmektir (Mâide, 99). Tutmak halka kalır, güçle tutturmak olmaz. Kısacası, bu yolda derinleşmek ve incelemek faydalı değildir.
Zira, Peygamberimizin zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini Sünnete uydursalar ve araştırsalar, Sünnetten çok uzaklaşmış bulunurlar. İnsaf edip herkes kendini yoklasa, Sünnete uymakla hiç ilgisi bulunmaz. Çoğu zamanlarda çıkan istek ve sözler hiçbir yolda bid’attan sıyrılmış değildir.”
"İmdi, ümmetin şefaatçisi -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun- olan Hazret'ten (Muhammed Mustafa) niyaz ederiz ki, bu zayıf ve çaresiz ümmetin bid’at suçlarının çokluğuna bakmayıp Allah’a îmân etmiş ve O’nun birliğini kabul etmiş olduklarından dolayı şefaati gerektirsin ve suçlarının bağışlanmasına sebep kılsın. Yoksa Sünnete tam tamına riâyet edip uymak istenirse hal müşkildir. Bu aykırılık, zamanın ve mekânın başkalığından lâzım gelir. Aslı şehir hayatı ve toplu halde yaşamak kaidesine dayanır.(20)”
5. Vehhabiliğin Dini Anlayış Şekilleri:
Vehhâbîlik, doğuşundan bugüne kadar, çok değişik şekillerde tavsif edilmiştir. Bir kısım yazarlar, onun “modernist” bir hareket olduğunu “İslâm reformunu”, “Yenilik ve hürriyeti” temsil ettiğini söylemişlerdir. Bu arada çoğunluk da Vehhâbîliğin Hanbelilik ile Hâricîlik karışımı bir mezhep olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Maamafih “Vehhâbîlik, Zâhiriyye, yani âyetleri mecazî anlamlarına göre yorumlamayıp olduğu gibi kabul eden bir mezhepten doğmuştur" diyenler de vardır.
Ancak Vehhâbîlik, ne şekilde görülürse görülsün, aşikâr olan cihet şudur: Vehhâbîler, diğer bütün İslâm mezhepleri gibi Kur’ân ve Hadîsi temel kaynaklar olarak görmekle beraber, onları anlayıp tatbik etme hususunda onlardan ayrılmış ve yalnızca İbn Abdilvehhâb ve kendilerince muteber sayılan kimselerin görüşlerine bağlı kalmışlardır. Ancak bu hususta da, kendilerinin itimat ettiği kimselere tam bir bağlılık söz konusu değildir. Çünkü dinde onların sözleri de görüşleri de kesin bir delil olamaz. Kesin delil, ancak Kur’ân ve Hadîsin, te'vîlden uzak zahirî hükümleridir. Bu bakımdan Allah ve Resûlü’nden başka, haramı haram, helâli helâl kılacak yoktur; çünkü Kur’ân ve Sünnet, uyulması gerekli bütün kanunları koymuştur. Kanun koyma ve ahkâm çıkarmada akla ve te'vîle yer yoktur. Kur’ân ve Sünnet'te belirtilen hususların zahirine sımsıkı yapışılır ve hiçbir mezhebe bağlanmadan her şey Kur’ân’ın zahirinden çıkardır. Kur’ân-ı Kerîm kesin delildir. Rivayet ve dirayet yönünden sabit olan hadîsler de delil olur. Müteşâbih âyetler de delildir; ancak bunlar te'vîl edilmeksizin zahirlerine göre hükmolunur. Bunları te'vîl ederek tefsirde bulunmak küfürdür. Bu yüzden Allah’ın sıfatları hakiki sıfatlardır. Gerek zât, gerek sıfatlar hakkındaki âyetler, olduğu gibi kabul edilir. Bunlardan teşbih mânâları çıkacak diye zahiriyle anlam vermekten kaçınmak doğru değildir. Eğer böyle olsaydı Allah’ın Resulü bildirirdi”.
Kur’ân-ı Kerîm ve hadîsleri, Allah’ın sıfatlarını ve müteşâbihleri bu anlayışla ele almak, kaçınılmaz bir şekilde insanı teşbih ve tecsîme götürecektir. Bunun içindir ki, Vehhâbîler ağır, fakat haklı tenkid ve hücumlara uğramışlardır.
İbn Abdilvehhâb’a göre, ictihâd kapısı her zaman ve herkese açıktır. Başkalarını taklîd etmek dinden çıkmaktır. Vehhâbîler ictihâd kapısını herkese açmış olmalarına ve bir mezhebe bağlanıp ictihâd kapısını kapalı tutmanın felâket ve taassub getirdiğini söylemelerine rağmen, bizzat kendileri taassub ve kısır görüşlülükten kurtulamamışlardır.
Öte yandan Vehhâbîler, amelî yönden olduğu gibi, îmân noktasından da zahire bağlı kalmışlardır.
Onlara göre îmân, daha önce de söylenildiği gibi, söz ve ameldir; artar ve eksilir, “İman, kalple tasdik, amel, dil ile söylemek ve rükünleri ile yerine getirmektir.” Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse, Vehhâbîlere göre imansızdır. Bu ise, Müslümanların cumhurunun görüşlerinden uzaklaşıp, doğrudan doğruya Haricîlerin anlayışını benimsemek demektir. Kısaca Vehhâbîler, Kur’ân ve Sünnet'e dönüş gibi, gerçekten her münevver Müslümanın samimiyetle benimseyip gerçekleşmesi için gayret göstereceği masum bir anlayışı, neticede bir zulüm ve taassub vasıtası kılmış ve böylece, açık dedikleri ictihâd kapısını, daha da sıkı bir şekilde kapatmışlardır; çünkü dinin açıklanmasında yalnızca şekle, birtakım dar kalıplara ve görünüşe takılıp kalmak, aslında taassubdur ve dini kısırlaştırmak demektir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır